12 Haziran 2015 Cuma

MİHRAP AYDIN


(1984, Trabzon - )


      Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde sosyoloji eğitimi aldı. Arkadaşlarıyla Trabzon Sinema Derneği Sinezon’u kurdu. Natama dergisi yazı kurulunda yer alıyor. İstanbul'da yaşıyor
       Şiirleri Beyaz Manto, Natama, Ücra, Üç Jeton  vb. gibi dergi ve fanzinlerde yayımlandı.
Ödülleri:
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Az Daha Güzeldik (2015, Natama Yayıncılık, Natama Şiir Dizisi: 4, İst., 40 s.)
Kaynaklar:

Şiirlerinden Seçmeler:

BİREYSELLEŞME MANİFESTOSU

1. buradan bir merdivenle gökyüzüne uçtuğumuz günün tarihi yok, merdivenler çıkmaya yarar. Buna saçmalamak diyemeyiz. bununla övünmemeliyiz. herkesin bir düşünce tarihi var ve o tarihin Sovyet bloklarında mevzilenebiliriz.
2. çok kalabalıklar var. çok insanlar var, bunlar bazen sadece beş altı kişilerdir. Durunca düşündüğümüz şeyler önümüzde hava olarak durur ve bu bizim mimik çizgilerimizi eritir. bu hava iyidir. bu havadan uzaklara gidilmez. saçlar hareket verir. saç hareketleriyle daha özgür bir dünyanın ilk çiçeği olabilir. insan olabilir. kadın olabilir. rapunzel olamaz.
3. bir şeyin ilki olmak cennet gerektirir. ilk su damlası, ilk ağaç, ilk organik tarım hep buralarda yetişmektedir. ilk su birikintisinde yansımasını gören kişiye, birey denilmiş. buradan yürü, burası yoldur ve devlet eliyle şekillendirilmiştir.
4. ilk aşk bin dokuzyüzlü yıllarda icat edilmiştir. çünkü bin dokuzlu yıllarda insanlar bin dokuz yüzlü yıllar dememektedir. bütün bunlar nostalji, instagram, fildişi ve fransız gipürü gerektirmektedir. uzaklara gidemeyenler dünya böler. bu bölünmüşlükle adımlarını genişletmek zorunda kalmazlar. meridyen der, takvimi günlere bölen çizgi der ve atlaya atlaya yaşarlar. bunlar geyik insanlarıdır. geyik insanları çok planlıdır ve gülmezler. sanıldığının aksine garanti bankasından parakartları ve en çok birikmiş suları parlatan flaşlı bir makine taşımaktadır.
5. kuş geldiğinde saçını çeken 3 adet çocuk vardır. saçları önemlidir. kuşlar insanı delirtir ve üç küçük insan delirmeyi çok küçükken öğrenmişlerdir. salıncağa binmiştir. salıncak tehlikeli. bu çocuklar resmen delirmiştir.
6. dans etmenin pedagojisi insanı yavaş yavaş büyütür. kocaman büyütür ve insanlar bütün o ayna da grubu bir kenara bırakmamız gerekiyor çünkü bunlar insan
değil topluluk derler, böyle dememeleri gerekmektir. zamanla dönüştüğümüz her şey zamanla bizi avucuna alır, sıkıştırır. bizi birey yapan etmenlerden biri de budur. gelişine düşündürülmüş bir insan hayatında sürekli bin dokuz yüzler vardır. sigarası çoktan içilmiş bir eylemin çocuğu olarak insanlar bu çağda sigaraya başlarlar. ağlarlar ağlarlar ve her yerleri su olur. beyaz yakalardaki su lekelerini ruj lekelerine dönüştürmeye böyle başlarlar. ağlarlar. söylemiştim.
7. büyüdükleri zaman kalemleri olur. saçlarını kalemle toplamış ya da saçlarını kalemle toplamışlara bakarak okurlar. okurlar ve fikirlerini kimseye söylemezler. söylememeleri gerekir. fransa burada başlar. herkes başka bir ülkenin en büyüğü olur. başka ülkelerden bireyselleşme alınır. insan alınır. insan olarak. dönüşmeye başladığını öperler, danışmanlık hizmetlerinden yararlanırlar.
8. bütün bunlardan sıkılma uydururlar sıkılmalar bir lambanın altında yazı yazmayı gerektirir. Masalar çok sıcaktır. kumaşlı ya da kumaşsızdırlar ve bireyler masadan çok etkilenirler. üzerine koydukları bazı anlamlar vardır mesela kalemler de bu anlamlardan biridir. libido işte. libido bir mürekkep olarak bin dokuzlu yıllarda icat edilmiştir. dünya düşleri görülmüş gezegenler amacından sapmış ve göğü süslemek dışında başka hareketlere girişmiştir. Çok güzeldir gezegenler. insanlardan daha bireysellerdir.

Beyaz Manto, Sayı: 14, Temmuz 2014

AZ DAHA GÜZELDİK

insanlara omuz yetiştiremiyorduk savaşlardan çıktıkça
herkes omuzundan vuruluyor ve hâlâ yaşıyordu
herkese bir yaslanacak beş yüz bin lazımdı
çok soğuk miğferlerden devlet olmuştuk, yeni çıkmıştık
kendimizden gelenleri omuzumuzdan devirecektik
ama kökler bize bir ruhtan önce etnik kökenler bize
bakın sallanıyoruz dar ağacında dünyanın anadolusunda

herkes ağlıyordu sınırları bildirilmiş ülkelerin kutsal sularında
derelerde dereler çoluk çocuk yüzmeyi buralarda öğrendi rengini sormadan
kıyım var ama onlarda bizi kıydı bize nasıl yani hani güzeldik
insan sevdiğini omuzunda biriktirir ve sınırlar belliydi
kasparov bizi bestelesin, parmaklarım genetik çalıyordu
kaşlarım çalıyor bakışlarım çalıyordu allah bizi açıklasındı
kökenlerim lensli bestelensin, kökenlerim piyondu

dünyayı unutuyordu ilahisini unutuyordu dinlerim bin beş yüz tane
düz tanelerde gülümsüyordum birbirimizin bebeklerini sulara atıyorduk
bir bir kibrit çöpleriyle ateş almaya gidiyorduk dilek mumlarından
dereler ne renk bilmiyor musunuz diyorduk fransız devriminden
beridir sınırlarımız bellidir artık akan şeyler klorlu ölçülü atıyorduk

tahta sandalyede beklerken birikmiş benleri ayaküstü,
benlerden ayıklayarak biz ediyorumdur ve
idamlar korkuyorumdur çanlar eşliğinde yıldızlar aylar,
iman ediyorumdur içinde bulunduğum tahta kutu beni
bir başka sınırın dışına atarsa çanlar çalamaz,
susuyorumdur, işte biz olduk.

hepimizin evlerine mutfaklar ve banyolar geldi sonra ama tuvaletler türk
tuvaletleri biz bulduk benim bir yanım rum buldu bir yanım ermeni
benim yanlarım doktor bey hücrelerim mikroskopta kan olarak bulunduk

içimden bakıyorum sulara taşıyorum çünkü bileklerim, bileksizliğim
her güreşte kendimi deniyorum, yenilirsem
bu masaya başkasının kanı dökülecek diyorum
yenilirsem bu dünyadan bin beş yüz beygir atlar biriktirmiştik
orta asyadan beridir savaşıyordum sataşıyordum süngülerimde kökenler
kadınlar almıştık ermeni köylerinden rumlar da güzeldir babaannemler annemlerden

benden
her suyun
rengi akıyor
bileklerimden

VUR ONU SEN TÜRK FİLMİSİN

*
dünya üzerindeki bütün rujsuz kadınları toplayarak
kendi filmini aldatmaya karar verdi
müzik devam etti
doldurulmamış bardaklar kırılmaya
mutfaklar dolap kapılarını ters açmaya
düğmeler yanlış iliklere bağışlanmayı  bile
eller soğuk sulardan diğer soğuk sulara
        kabul ettiği bu karışıklıkta insan
        düşünemezdi.

yatağın yolunu ağlarken bulanlar bir
sana saatler mi yok uykusuzluğunun
küllüksüz gökyüzünün silikliği
bütün ayakkabıların tek kişilikliği iki
boş çerçeveler, boş çerçeveler üç
pencereyi kapama çünkü zekai özgerler
kapıda beklerler ve eşikler çürür
okuduğun anahtar sallamaları, onu vur
silahları içinde biriktir ve de ki:
acaba nasıldır senin
kapılara hoyrat davranma günlerin

yatağın yolunu unutur ve ağlamayı erteler kadınların
ayak vuruşları kaç
günlerden hangi
bu günleri vur

düşünüyorum durdukça paspasın üzerinde
toza dönüşmek için
ayaklarımla basıp gitmek yapıp
ayakkabımdan içeri yürüyorum

**
ellerimi soktuğum bütün soğuk sular birazdan ruhuma klor
kandırılmış olabiliriz ve kızdırılmış olamayız
çünkü kan insanın içinde değildir
kan konuşarak ben de sana aşık oldum der her an her yerde
bazı istanbullar büyük şehirler büyük memeler
büyük sevinçler der,
kaçarak görüşürüz

***
gelelim şimdi burada bıraktığımız topraklara
dönelim bakalım bir seyirci halk gözünü kapatırken
makinist gıcıırrrrt diye seslerse ne olur
sonrasında çekyatları iki kişilik yapmak için,
o sesler olarak gıcırrtt
böylelikle kalabalık ve daha kalabalıklar olur
dünyanın dönme hızına merdiven dayayan bir durgunluk
çekyatın iki yakasını bir araya getiren şeylere
hayranlıkla bakamamak
durgun bir dövüşememek olur.

**
yarın olacak ve günler perdelerden arınmaya başlayacak
kanepe örtüleri ve kırlentler
buyrun burada kırlentler diyin,

***
vur onu sen türk filmisin bir  pazar saatinde

*
bilekliğimi takarak ve rujumu sürerek
eve temizlikçi çağırıyorum
durdukça temizlenen ışıklara
durdukça bakıyorduk ellerimiz arkada
esnaflar oluşuyor kar topları bile
suçu ısmarlamak istiyorum bu gelsin
doğsun, herkesin kanından dışarıya
kaldırımlarda oturup otursun düşünmeden
beni karşısına alıp telefon eden adamlar
karşımdan bana konuşanlar beni parmaklıklarına
komşusu olduğum diğer ağlama yataklarına

çağırmasın n’olur.

Hiç yorum yok: