17 Ekim 2010 Pazar

SUSKUN RESİMLER DURAĞI / ARİFE KALENDER



SUSKUN RESİMLER DURAĞI / ARİFE KALENDER

Kitabın künyesi:
Suskun Resimler Durağı / Arife Kalender, 1995,Hera Şiir Kitaplığı, İst., 63 s.
Dizi Editörü: Hüseyin Alemdar
Kapak Tasarımı: Davut Köse
Ofset Hazırlık: Oğuz Öztürk
Dizgi: Aynur Gökcan
Düzelti: Arife Kalender Önel
Baskı: Emre Matbaacılık

Arife Kalender'in Hera Şiir Kitaplığı'nın ikinci kitabı olarak Arife Kalender Önel imzasıyla ve "Suskun Resimler Durağı" adıyla yayınlanan şiir kitabında 'Bendeki Ben', 'Siren Sesleri' ve 'Balkon Fotoğrafları' başlıklı üç bölümde 31 şiir bulunuyor. Suskun Resimler Durağı, Arife Kalender'in Maviler de Eskidi ve Göçebe Sevinçler adlı kitaplarından sonra yayınlanan üçüncü şiir kitabı. Şairin bu kitabı 1995 Behçet Aysan Şiir Ödülü'nde övgüye değer bulundu.

SAVAŞ RENGİ

Ayrılırken
Denize karanfil bırak

Kan rengi gün batımları
Sabahlara varmak için
Avuçlarımda kalsın

Alıştım
Bu renkle savaşmaya

Arife KALENDER

ARİFE KALENDER


Fotoğraf: Şükrü Kırkağaç, 20 Kasım 2009, Antalya

(7 Ağustos 1954, Ermişli Köyü, Arguvan / Malatya - )


       İlk kitaplarını Arife Kalender Önel adıyla yayımladı. Fatma Hanım ile müteahhit Sadık Kalender’in kızı. Lise son sınıfa kadar Malatya’da okuduktan sonra, İstanbul Fenerbahçe Lisesi’nden mezun oldu. 1977 yılında İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Almanca Bölümü’nü bitirdi. Kadıköy Ortaokulu ve Kadıköy Anadolu Lisesi’nde Almanca öğretmenliği yaptıktan sonra 1997 yılında emekli oldu. 1994 yılında Umut FM’de “Yaşamda Sanat” programını hazırladı.
       Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen, Edebiyatçılar Derneği, Cemal Süreya Derneği, BESAM (Bilim ve Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ve Nazım Hikmet Vakfı üyesi olan Kalender, 1997-2001 yılları arasında PEN Yazarlar Derneği’nin yönetim kurulunda Genel Sekreter olarak çalıştı. Besam (Bilim ve Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ve Nazım Hikmet Vakfı kurucu üyesi olan Arife Kalender, 20022007 yılları arasında Besamda yönetim kurulu üyeliği, ikinci başkanlık yaptı. 2007-2009 yılları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası’nda genel sekreter ve yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı. 2000 yılında Uluslararası Struga Sanat Festivali’ne katıldı. İstanbul'da yaşıyor.
       Çağdaş Alman Edebiyatı’ndan Erich Fried, Gerhard Hauptmann, Georg Trakl, Ulla Hahn, Albert Ehrenstein, Else Lasker Schüler, Erich Kastner, Rose Auslander, Hilde Domin, Mascha Kaléko'dan şiirler çevirdi. Edip Cansever, Metin Eloğlu, Şükran Kurdakul, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Arif Damar, Ahmet Muhip Dıranas, Sennur Sezer, Nâzım Hikmet, Ataol Behramoğlu, Melisa Gürpınar, Oktay Rifat, Gülten Akın, Cemal Süreya, İlhan Berk, Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Necdet, Behçet Aysan, Ruşen Hakkı, Refik Durbaş, Ülkü Tamer, Veysel Çolak, Nihat Behram incelemeleri çeşitli dergilerde yayımlandı.
       İlk şiiri “Bir Düğün Havası” 1973 yılında Yansıma dergisinde yayımlandı. Şiirleri, yazıları, çevirileri ve söyleşileri Abece, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Akköy, Alaz, Amanos Yazıları, Bahçe, Cumhuriyet Kitap, Damar, Dar Sokak, Dize, Eşik, Etken, Evrensel Kültür, Gösteri, Hayâl, İle, İnsancıl, Kalender, Karşı, Kıyı, Kidonya, Kurşun Kalem, Mühür, Şiir Ülkesi, Şiiri Özlüyorum, Şiirsaati, Taflan, Türk Dili, Varlık, Yansıma, Yasakmeyve, Yaşasın Edebiyat, Yazılıkaya, Yelkovan, Yeni Biçem, Yeni E dergi ve gazete eklerinde yayımlandı.
       Ödülleri: “Suskun Resimler Durağı” adlı şiir kitabı 1995 Behçet Aysan Şiir Ödülü’nde övgüye değer eser bulundu. “Deli Bal” adlı kitabıyla 2005 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü,        “Dört İsmail Bir Leyla” adlı kitabıyla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Prof. Türkân Saylan adına düzenlediği 7. Türkân Saylan Sanat Ödülü’nü (Ödülü Mehmet Fırat Pürselim’in “Akılsız Sokrates” adlı kitabıyla paylştı) aldı.
      Yapıtları: Şiir:  Maviler da Eskidi, 1992, Cem Yayınevi, İst.; Göçebe Sevinçler, 1994, Cem Yayınevi, İst.; Suskun Resimler Durağı, 1995, Hera Şiir Kitaplığı, İst.; Gül Küstü, 1997, Hera Şiir Kitaplığı, İst.; Kırmızı Firari, 1999, Cem Yayınevi, İst.; Kadın Burcu (2001, Hera Şiir Kitaplığı, İst.; Deli Bal, 2004, Telos Yayıncılık, İst.; Yedi İklim Dört Mevsim – Türkiye Destanı, 2007, Phoenix Yayınları, Ank.; Dil Altı, 2009, Cem Yayınevi, İst.; Gül Küstü – Toplu Şiirleri I (2011, İlya Yayınları, İzmir; Maviler de Eskidi, Göçebe Sevinçler, Suskun Resimler Durağı, Gül Küstü, Kırmızı Firari ve Kadın Burcu adlı kitaplarının toplu basımı); Suçlu Fırtınalar – Toplu Şiirleri II (2011, İlya Yayınları, İzmir; Deli Bal, Yedi İklim Dört Mevsim-Türkiye Destanı, Dil Altı ve yeni şiir dosyası Suçlu Fırtınalar adlı kitaplarının toplu basımı); Gece Islıkları, 2014, Tekin Yayınevi, İst.; Acı Yeşil, 2014, Tekin Yayınevi, İst.; Yağmur Sandım Kendimi, 2018, Hayâl Yayınları, İst.
       Öykü: Dört İsmail Bir Leyla, 2016, Tekin Yayınevi, İst.; Herkesin Karanlığı, 2018, Hayâl Yayınları, İst.
       Deneme, İnceleme, Eleştiri:  Şiir Irmakları, 2006, Phoenix Yayınevi, İst.; Şiir Adaları – Çağdaş Şairlerimiz, 2015, Kaynak Yayınları, İst.; Günler-Yazılar, 2015, Nezih-Er Yayınları, İzmir
       Monografi: Bendeki Malatya, 2010, Heyamola Yayınları, İst.
       Yayına  Hazırladığı Kitaplar: Alpay Kabacalı Kitabı - Yazı, Emek, Alçakgönüllülük (Sabri Kuşkonmaz ile; 2014, Tekin Yayınevi, İst.)
      Katkıda Bulunduğu Kitaplar: Ay Sallanıyor / Pen’in Deprem Kitabı, 1999, Cumhuriyet Kitapları, İst.; Erol Özyiğit, Şairini Arayan Mektuplar, 2008, Dönence Basım, İst.; Fazıl Hüsnü Dağlarca Kitabı, 2009, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları; Gülsüm Cengiz, Kadınlar İçin Söylenmiştir, 2011, Evrensel Basım Yayın; Betül Dünder, Şairler Arasında Kadın Olmak, 2013, Paradoks Yayınları; Kadınların Ruh Acıları (Mine Ömer, Gültekin Emre ve Hülya Soyşekerci birlikte; 2014, Nezih-Er Yayınları, İzmir); Zehra İpşiroğlu, Kadınların Gözüyle Yazmak ve Yaşamak, 2014, Cumhuriyet Kitapları, İst.; Ülkü Tamer Kitabı, 2014
       Çocuk Kitapları:  Kuşlar Geçiyor (Çocuk şiirleri; 2010, Kavis Yayınları, 2012, Bencekitap Yayınları, Ank.); Deren’in Şarkıları (Çocuk şiirleri; 2012, Bencekitap Yayınları, Ank.); Mehmethan'ın Rüyası, 2014, Nezih-Er Yayınları, İzmir); Mehmethan'ın Pabucu, 2016, Nezih-Er Yayınları, İzmir; Mehmethan Pazarda, 2018, Nezih-Er Yayınları, İzmir
Kaynaklar: Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri Antolojisi Cilt 5 / Abdullah Özkan – Refik Durbaş / 1999, Boyut Dosya Yayınları, İst.; Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt II / 2001, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İst.


Şiirlerinden Seçmeler:

GÖÇEBE SEVİNÇLER

Temizlikçi kadınlara
Yüzümde ardıç kokusu
Pekmez karışımı gülümseme
Dişlerim var mı, yok
Gülmeler eskidi çeyizimde
Göçebe sevinçler
Hüzün olur
Bir ağaç kurur da kurur

Camlar parlatırım
Düşlerimden
Böler böler atarım
Serçelerin türküsü
Sarkar durur
Gün vurur ellerimde köpüğe
Yorulur damarımın güvercini
Başı göğsümde uyur.

Karlar düşer trenime
İnatçı kirle çırpınır duvar
Kavgalara çamaşırsuyu katarım
Temizlerim evleri
Muhabbet artığı izmaritler
Gizli aşklar çoğaltırım
Çığlıklar alır
Çığlıklar bırakırım

Irmağının dili yok
Yağmur yağar trenime

“Göçebe Sevinçler” adlı kitabından

AY SALLANIYOR

Gül ayaklarını çekti yerden
parmakları kor ateşe dokunmuş
titriyor kiraz, bal döküyor yemişler
çıldırmış Çınarcık’ın çınarları
yaz ömrünü kısaltmış, erken gelmiş güz
gencecik ölülerin elinde kalem
yazıyor: ölüm adın deprem bugün

uçup durdu çatılarda yüzünde peçe
düşman denmez toplarının yönü yok
bin başlı dev, can yiyip can içiyor
telgrafın tellerinde cızırtı
telde şaşkın, telde huysuz
elinde tırpan bir ecel oturuyor

toprak ana sallama dizlerinde
kaplumbağa korkuyor karıncalar kaçamaz
masal değil anlattığın, ninni değil uğultu
korktu sesinden deniz çakıllar savuruyor
böğürtlen kökünde yolunu şaşırdı su
uyu artık! hırçın kabuk

Ayyy ayy, ay sallanıyor!..

“Kadın Burcu” adlı kitabından

İSTİRİDYE VE İNCİ

ölmekten yeni geldim
kimse görmedi doğduğumu

aldatıcıydı akıntısı suların
kayaların dibindeki midye kocaman duruyordu

bir kum tanesinin soluğu yeter mi denizlere
ömrüm kendisine yaldızlı bir kabuk arıyordu

saklandım bir istiridyenin pembe gizemlerine
sürüklenip geri geldim sedeflerle örttüm kumu

yakalandım ağlara, zaman ele verdi beni
hüznümün beyazı satılıyordu

söz dilde gizli, inci konuşmaz
acemi sarraf kör bıçakla sedefi tenimden kaldırıyordu

küçük diyor, değersiz kılıyor bedenimi
kahırlı sabır, yangın sınırında kav bekliyordu

kum tanesinin inciye dönüşmesi son perde
yaşam her nesneye ayrı zamanda giysiler biçiyordu

ölmekten yeni geldim
kimse görmedi doğduğumu

“Deli Bal” adlı kitabından

SUÇLU FIRTINALAR

Zaman

hızla geçti yanımdan
yemeğin neden pişmediğini düşünürken
usulca çekildi pencereden

çiçeğe dokundu mevsim
düştü yere
fırtınayı suçladım

Ömür

yorulur sonunda
köze saklanır
rüzgârla boğuşan alevler boşa

Yol

rehber buldum, pir’e vardım
elim tuttu mürşidim
suya vardım, aksim âsi yansıdı
var git dedim kendime
gönlümü azarladım

kibir ve kabir yakındır birbirine
miraç gecesiydi sözcüklerin
birini çaldım katarından
özümü söze sakladım

bindim anlamın eyerine
uçuruma değmiş
kanadım

Masal

var mıydım?
Hiç…


Akatalpa, Sayı: 125, Mayıs 2010 

Arife KALENDER

15 Ekim 2010 Cuma

DAĞLARCA 96 YAŞINDA! / ENGİN TURGUT



Sevgili Dağlarca…



“Yeter der kişi kendine/ Damla damla yapsan denizi / Damla damla yapsan evreni / Hepsi şu serçenin sesi etmez”



Mektubuma nereden ve nasıl başlayacağımı inan bilmiyorum. Az önce bir dergiden arayıp size mektup yazmamı istediler benden. Hem aceleymiş hem de bir sayfayı geçmeyecekmişim. Fazıl Bey siz beni yıllardır tanırsınız. Aynı semtte oturmanın da kolaylığından olsa gerek, sık sık görüşür, edebiyat ve şiir üzerine o doyumsuz sohbetlerinize tanık olduğum gibi, birlikte baş başa çok sohbetlerimiz oldu. Ben size hep Fazıl Bey derdim ve sizi bir şiir okulu gibi görürdüm de yanınızdan hiç ayrılmayasım gelirdi. Ben şimdi size ne yazacağım inanın elim ayağım dolaşıyor ve o günlere, ilk tanıştığımız 1984 yıllarına gidiyorum. Denizcilik Bankasında çalıştığım ve iş çıkışı mutlaka vagon kıraathanesine, yanınıza uğradığım o yıllar geliyor aklıma. Henüz ilk kitabım çıkmamış ama dergilerde ara ara gözükmeye başladığım edebiyat yıllarım…



Sizin o zamanlarda da etrafınızda şiirle ilgilenen gençler ve kendisini o yıllarda kanıtlamış şair ve yazar dostlarınız hep vardı. Bugün sevgili Doğan Hızlan’ın da dediği gibi o günlerde de hep bir “şiir perisi”ydiniz ve size duyulan hayranlık ve saygıya karşılık siz de elinizden geldiği kadar şiir üzerine düşüncelerinizi anlatırdınız. Şimdi size bu mektubumu yazarken bir tuhafım. Çok anılar biriktirmiştim sizinle ilgili olarak ama daha çok bana hayatla ilgili dersler vermeyi ve bana karşı olan o özel, sıcak sevginizi benden asla esirgemediniz. Sizin zaten hiç ölmediğinizi düşünüyorum şu an ve bir film gibi anılarımız geçiyor nemli gözlerimin önünden. Ben şimdi size bir sayfada nasıl bir mektup yazabilirim ki? O yıllara tekrar gittiğimde şunu hissediyorum. Siz hayata hep şiirin gözüyle bakıyordunuz. Şiirin ‘çok canlı bir şey olduğunu’ söyler ve adeta sizi usta bir şairin ötesinde bir büyük şiir gibi de görür ve sizi hep dinlerdim. Hatta yanınızdayken, yanımdan kalem, kâğıdı çıkarıp, söylediğiniz her şeyi not almak isterdim. Çünkü her sözünüz şiire gidiyordu. Her cümleniz şiir gibiydi ve sizden her defasında yeni bir şeyler öğreniyordum. Bazen not almama izin verir, bazen de istemezdiniz. Benim şiir yazdığımı bilirdiniz de pek istemezdiniz şiirle uğraşmamı.



Şimdi anlıyorum şiir yolculuğunun hiç bitmeyen ve ne kadar uzun ve kahırlı bir süreç olduğunu. Sahi hatırlar mısınız size bir türlü şiirlerimi beğendiremezdim. Bir şiirimde eski bir kelime geçmişti de beni uyarmış, “eski kelime kullanma, çabuk yaşlanırsın” demişliğinizi nasıl unuturum. Sonra baktım ki not alınacak gibi değildi bu arkadaşlığımız ben de söylediklerinizi beynime yazmaya başlamıştım. O günlerde evli değildim. Evlenmemi çok istiyordunuz. Hatta bana en geç iki yıl içinde evlenirsem takım elbisemi sizin alacağınızı söylüyordunuz. Gerekçeniz şuydu: “ Benim bir dikili ağacım bile yok, evlilik bir kültür mirasıdır, evlen ve bir yuvan olsun” diyor, bohem bir hayatın beni yoracağını düşünüyordunuz ve haklıydınız da. Sonra tanışamasanız bile eşimi çok sevdiğinizi her fırsatta dile getirdiniz.



Bir gün Kadıköy’deki rıhtımda o yıllarda sanırım 5- 6 yaşlarında oğlumu görmüş, sevmiş, içtenlikle gülümsemiştiniz. O yıllarda inanılmaz bir şiir açlığı içinde ilk fırsatta size koşuyordum ama ne yapsam ne etsem bir türlü size şiirimi fazla beğendiremiyordum. Artık geceleri uykum kaçıyordu, bir şeyler yapmalıydım. Ve bir gece uykumdan fırladım, aklıma bir fikir gelmişti. Ben öyle bir şiir yazmalıydım ki siz bu şiirimi beğenmeliydiniz. Ve beğenmiştiniz de. Çünkü sizi öven bir şiirdi bu! İşte dediniz “ bu şiirini pek beğendim, bunu hemen Zeynep Oral’a gönderelim Milliyet Sanat’ta yayınlansın”. Ve bu şiirim Milliyet Sanat dergisinde yayınlanmış, ikimiz de gülümsemiştik. Bir gün tam yaşınızı parmaklarımla hesaplamaya kalkışırken, “ Engin benim yaşımı hesaplaman için, parmaklarını çoğaltman lazım” demeniz gelir de aklıma, yine gülümserim… Sizinle beraber olup ta nüktedanlık olmaz mı, kahkahalarım bugün bile değiyordur gönlünüze.



En çok tavla oynadığımız günler geliyor aklıma. Çünkü bir tavla günümüz var ki inanın hiç unutamıyorum. Ben sakallıydım o günlerde, kaybedersem sakalımı hemen kesecek, siz kaybederseniz bıyık bırakacaktınız. Ama ne yalan söyleyeyim. Çok hırslıydınız, şiirde olduğu kadar tavlada da. Neyse sonra 'acıdınız' da bana, “peki, peki kesme sakallarını” dediniz… Yani evet o gün beni yendiniz ama kaşla göz arasında pulların yerini değiştirdiğinizi, hile yaptığınızı görmemezlikten gelmiştim. Sizin edebi kişiliğiniz zaten şiirleriniz, şiir anlayışınız, şairce yaşayışınızdı. Bütün şiirle ilgili sorulan sorulara nerdeyse “ gidin kitaplarıma bakın, şiirlerimde ne öğrenmek istiyorsanız her şey vardır” diyordunuz. Ben sizi hiç unutmadım sevgili arkadaşım ve ustam. “Engin, ağaçların senden genç olduklarını ve senden daha çalışkan olduklarını unutma” demenizi de unutmadım. Bana imzaladığınız kitaplarınıza yazdığınız önemli öğütlerinizi, “göz lirizmi” tanımınızı, “karikatür, resmin gazetesidir” demenizi de unutmadım. Çünkü bir öğrenci gibi not almıştım. Çünkü ben de başından beri usta çırak ilişkisine inananlardandım. Özellikle de bir konuda çok kızmıştınız da bu sözünüzü yine not almıştım. “Bunlar, şike muhatap laflar” demiş ve “ bu sözlerimin sahipleri gövdelerinde kullanamadıkları güzelliği dile getirmekte yoksundurlar” diyerek cümlenizi tamamlamıştınız.



Bence siz kötü şair ve kötü şiirlerin kalbine kuş sıkacak kadar da yufka yürekliydiniz. Çünkü sizin de şiir hakkında derdiniz vardı ve çok çalışmanın gerekliliğini her fırsatta söyleyerek hatta belki de bilerek, ya da isteyerek şiir adına insanları üzmekten de çekinmezdiniz. Çünkü şiir sizin biricik aşkınızdı. “Benim sıkıntılarım açların ya da tokların sıkıntılarından içerdedir” diyebilecek kadar, kimseden etkilenmeyen, sadece kendi kendinizden etkilenen özel bir felsefeye de sahiptiniz. “Ben her saniye bütün sözcüklerimi kendim yaparım”. Evet, bunu bana söylediğiniz tarihe bakıyorum, çünkü defterlerimi hep saklarım. Evet, tarih, 10.08.1984. Dile kolay. “Duyarlık, geleceğin bilincidir”. Sizin kıymetinizi şimdi daha bir anlıyor, sizi daha çok özlüyorum. Ama sizi mahcup etmedim. Ve size saygımda ve sevgimde kusur etmedim. Şimdi iyi kötü sevilen ve sayılan on bir kitabı olan ki o günlerde resim çalışmalarımı da biliyordunuz, on iki kişisel resim sergisi açmış biriyim. Ve iyi ki de evlenmişim. Belki de bu mutluluğumu size borçluyum.



Sevgili Dağlarca, Sevgili Fazıl Bey…



Sizi henüz şiirin cennetine uğurlamadan önce sizi benim kadar çok seven, sanatçı arkadaşım Gül Acemi bana İzmir’den sizin son çıkan kitaplarınızdan “ orda karanlık olurum ” adlı kitabınızı bana hediye almıştı. Kitabınızı bir solukta okumuş, sizin ne kadar genç şiirler yazdığınıza bir kez daha inanmıştım. Sizin bu kitabınızla ilgili olarak Cumhuriyet Kitap Eki’nde yazı yazacak, Gül Acemi de portrenizi çizecekti. Ama ne yapalım kaderde size mektup yazmak da varmış ve ben size bu mektup yazmak güzelliğini çok sevdim. Arada sırada size buradan mektup yazarım tekrar. Belki kitabınızda yazdığınız gibi “ İki uzak bakışırlar / Bin yıllık olursun kendiliğinden” gibi oluruz biz de! Bu kitaptaki “ Oranın kör basamakları”, “Taş Adam”, “Bayram Günü”, “Yürüyüş” adlı şiirlerinizi o kadar çok sevdim ki. Başka şair arkadaşlarım da okusunlar isterim.



O sizin “yeryüzüne benzeyen çocuksu güzelliğinizi “ özledim. “ Doğan çocuk der ki / Bu aydınlık / Benden.”…Bütün şiir yazmaya kalkışanların ve benim de sizden öğreneceğimiz daha o kadar çok şey var ki. Ellerinizden öpüyor ve yıllar önce hiç unutamadığım bir dizenizle size buradan görünmek istiyorum: “İsveç’teki kadınlar, aydınlana aydınlana sarışın olmuşlar”…



Engin Turgut

DAĞLARCA 96 YAŞINDA! / HÜSEYİN ALEMDAR





DAĞLARCA 96 YAŞINDA!

Dağlarca'yı nedense Cemal Süreya'dan ayrı düşünemiyorum. Dağlarca ile Cemal Süreya sevgisi ne Turgut-Edip, ne İlhan-Ece, ne de Kemal-Hilmi hiçbirinin arkadaşlığına benzemez. Dağlarca'nın "sudan soğuk bakan" duruşunun koltuk altında babasız büyümüş bir çocuğa saklanmış bir incelik vardı/r. Bütün şairlere kızar çok az beğenirdi. Özellikle Portreler ve Günlemeler yazdığı zamanlarda en çok da Cemal Süreya'ya kızardı. Çünkü, hem portre yazarken hem de günlük düşürken olmadık imzalar için enerjisini tükettiğine inanırdı. Bundan olacak, Nurullah Ataç'tan bu yana süregelen "zar atma" deyimini sadece tavla oynarken karşısındaki kişi beş kapı kilitlemek için kullanırdı. Bütün bunlara rağmen Cemal Süreya'yı kardeşi gibi, oğlu gibi severdi. Şair ölümlerine çok üzülürdü, hele ki Cemal Süreya'nın ölümüne. Bir seferinde, yaşamın gereksiz yere uzamasını dert edinmiş, o günlerde kendisine çarpan kamyonun hayatını noktalamasını bile istemişti; yaşamı bu denli seven bir ozanın bu isteği elbette en fazla yarım saat sürecekti, sonra yeniden hayata sarıldığını gözlerinden okumuştum. O gün söylediği şu şiirsel söz hâlâ aklımda: "Cemal Süreya Kars kadar küçük bir şiirdi/onu üzmelerime karşılık fazladan yaşadığım son yirmi yılımın onunu şimdi gelse seve seve verirdim!" Tam o günlere denk gelen iki şeyi de ancak ölsem unuturum: Dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in "geçmiş olsun" telefonunu sertçe yüzüne kapaması ve kamyon çarpma olayı sırasında muhabiriyle söyleşiye gelen Refik Durbaş'ı ciddiyetsizlikle suçlayıp
azarlaması...
Dağlarca, "Arzu ve Varlık" tadında 100. yaşını görmeyi çok arzu etmişti. Maalesef olmadı, ama o şimdi 96 yaşında ve yarın tüm yüzyıllara inat şiiriyle yaşayacak! Naçizane bu ölüm yıldönümünde kendisine bir mektup yazayım ve şiirine kitaplar üzerinden dokunuşlar yapayım istedim. Esmer dergisinin Ekim sayısında yayımlanan yazım ekte.
Şiir beğenisi konusundaki kelâmınızı duyar gibiyim: "Evet, şair ve şiir beğenisi konusunda bencilim ben, ama beğenimden önce bencilim ben!"


HÜSEYİN ALEMDAR

Dağlarca 96 yaşında!


Çok Değerli Aile Büyüğüm,
Şiir Büyüğüm,

Doğrusu senin 100. yaşını kutlamamıza az kalmıştı. Kimi konularda birbirimizi üzsek de ben sizi aslında hiç unutmadım; bana kalırsa, sizin beni üzdüğünüzün üçte biri kadar da üzmedim. Size olan sevgi ve saygımdan ötürü Allah’a iki kez “Çocuk ve Allah”a üç kez inandım. Öyle inandım ki, üç kız çocuğu babası oldum ve ömrümü çok geri sardım ve çok ağladım. Üç kızımın en küçüğünün isim babası sen oldun, ne zaman senin ve şiirinin hakkında ters bir kelâm etmeye kalkışsam Günaçar önüme ve ömrüme set kurar. Ortanca kızımı diğer ikisinden daha az sevdiğini söyler, istemeye istemeye bizdeki aile büyüklüğü rolüne fitne karıştırmaya çalışırdın ya, fitnen ve sevgin büyüdükçe ben ve kızlarım seni daha çok severdik. Hele ki Serap, o seni hâlâ, beş vakit Allah’ın üzerinde bir yerde seviyor; hem Türkçe hem şiirce! Onun hiçbir şiirini okuyamadın. Şimdilerde KPSS mağduru bir öğretmen adayı olsa da sana sözü var, bir gün üçüncü üniversite tıp okuyacak ve senin şiir dili ve göz sineması yaşamalarına “Âsû” bakış doktorluk katacak. Bak, yine Seda’yı atladık hocam, haklısın ortanca çocuklar arada kalmanın Hakkâri hüznü! Ortanca ve ara demişken, senin de çok sevdiğin şiirlerden biri olan “İlk Gece” hüznünde kanayayım öyleyse! N’olur ortancama, bana, çocuklara ve Allah’a kızma; Seda yaşından önce evlendi biliyor musun? Hani tavla oynardık da, zarlarımız karşılıklı kırık geldiğinde iki şey çok kızardık ya; Allah’a ve aşka! Evlilik de böyle bir şey sanki, bir yüzüğün sol parmaktan fırlayıp boyna dolanması...
Bizleri ne kadar özledin bilmiyorum? Doğru, kızlarımın rızkını kitaplara ve ödüllere yatırdım yıllarca. Ne kadar zorlasan da şiir yayıncılığı ve Arıburnu Ödülleri’nden uzun süre beni vazgeçiremedin ya, boş bir uğraş da olsa o yılları yine de ömrüme kâr sayarım. O yıllara dair tek üzüldüğüm şey, benim sebep olduğum bir antoloji meselesi yüzünden Memet Fuat’ı mahkemeye vermen. Hâlâ o olayın üzüntüsünü taşır ve kendimi çok değerli Memet Abi’nin huzurunda suçlu sayarım; ne zaman seni ve onu düşünsem! Neyse ki, ölümünden iki yıl önce “kalp abim” Nihat Ziyalan’la Memet Abi’yi ziyarete gittiğimizde, suçsuzluğum üç kalp altı göz huzurunda sevaba dönüşmüştü. Oysa ben sizi yaşarken hiç kırmadım. Ölümünüzden sadece iki ay önce, Ömür Hanım’ın telefon trafiğiyle “Sevgili Alemdar, senle artık görüşmeyelim!” demenize hâlâ bir anlam vermiş değilim. Sen sadece benim şiir büyüğüm değildin, ailemin de “şiir” ve Allah büyüğüydün. Sana karşı şiir dahil hiç kusur etmedim. Hattâ, son on yılında Ece Ayhan ve İlhan Berk’le yakınlaşmanı o kadar çok istedim ki; şiir sevabının Allah katında Türkçe ya da Kürtçe ancak böyle anlatılabileceğini anladım ben. Ece konusunda bana hâlâ kızıyor olabilirsin, iyi ki de Öküz dergisi ve “sivil şiir”in hastalığı vesile oldu da böylesine diri bir fotoğrağ yaşama geçti. İlhan Berk’i her zaman bir serçeparmağı mesafe senden daha fazla sevdim; bir defasında bu sevgimi sana anlattığında neyse ki bastonun Hayat Kafe’deki dünyalık masanın arkasına düşmüştü. Ah, kalan ömrümde üç defa daha şiiri bırakmaya ve kaçmaya niyetlensem de Berk usta yine arasa keşke; her aramasına senden “Güzel Irmak” misafirliği bir “Seviştilerken” yolu gepgenç yürüyüp de gelmiş olsa!
Sahi, 100. yaşına sadece dört yıl var. Dört yıl sonra senin de çok sevdiğin yazar ve şairlerin Sait Faik, Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba, Behçet Necatigil, Salâh Birsel, Tahsin Saraç, Cahit Külebi, Muzaffer Buyrukçu, Cemal Süreya, Halim Yağcıoğlu, Ercüment Uçarı... Dilerim, daha niceleri birer Ân’ka kuşu olurlar da yeniden hayata dönerler. Şimdilik şiir ve ân, ân ve âh adına bütün hepsine senin huzurunda, büyük Dağlarca şiiriyle KALMALAR ve “ALACA DAĞLARCA” dedim. Beni bağışla!


K A L M A L A R

a] İLK ÇİZGİ, İLK LEKE
Yalnız ağustos ayına özgüdür yıldız yağmuru. Tüm yıldızlarıyla göğü kuşatan bir ağustos düşünün. Öyle bir ağustos ki, hemen her yerinden kanat izleriyle çizilmiş, topluiğne uçlarıyla delinmiştir. Bundardır, yorgun ve yaralı, aç ve âsû, sersem ve sivil, genç ve ağulu, dilsiz ve çıplak bir aydır ağustos; 8 ağustos’ta doğduğu söylenir ya, öyleyse ve eğer ölmemişse Edip Cansever için de kirlidir ağustos. Dağlarca ki, henüz Dağlarca bile değilken 26 ağustos günü Mehmet Fazıl adıyla küçük bir bayrak gibi çizmiş kendini havaya. İlk çizgi, ilk leke orda görünmüş Allah’a: “Dudakların habersizce söylediği şarkılar/Vücudun ağaçlardan önce duyduğu bahar//Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle/Ve hayran bakıyorum bu rüya gibi şekle!” Yıl 1935, yaş yirmi bir. Şiir için ne güzel yaş. Soyadı yasasıyla Dağlarca adı sonuna kadar sana helâl!

b] HAYÂL
Şâirlik alnının yazısı! İki şeye, Allah’a ve çocuklara çok çalışacak. “O kadar siliktir ki bir bayram günü şiir/Uyurken akla gelen son hayâller gibidir.” Mustafa Kemal Atatürk sevgisiyle, “yaşamalarca Kuleli” çaktı selâmını şiire.

c] BABADAN TRAKYA ANADAN ANADOLU
“Askerlik dağda gezen şiirdir” der ve giderek “ses bayrağı”na dönüştürdüğü arı Türkçesiyle Anadolu’yu neredeyse şehir şehir dolaşır. Hiçbir şairle akraba olmasa da “Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır” sözü hatırına Mallarmé ile kısa süreliğine bir arkadaşlık yaşar. Türkçe’nin büyüklüğünü sözcüklerin gücünden anlar. Öyle ki, hiç fiil kullanmadan bile şiirler yazar. İlerki yıllarda, üç sözcükle üçlük, dört sözcükle dörtlük bile yazmışlığı var: “Gece/yıldız/yaşındayım”; “Çiçek/Damı/Boyuyor/Görmeden”... Baba tarafından Trakya,
ana tarafından Anadolu olmak, her gittiği yerden pul pul sözcük toplayan biri için Erzurum, Sivas, Konya, Kayseri, Adana, Mersin, Tarsus, Kars, Iğdır, Artvin şiir için birer sebep olsa gerek.

ç] ASKERLİK DELİKAN, ŞİİR ÇOCUKKAN
Kim der ki kan konuşmaz! İnsan ilkin yirmili yaşlarda duyar damarlarında konuşan ılık sesi. Dağlarca ki, sıradağlar gibi yükselmeye başlamıştır: Askerdir, kendine korkudur, çocukları korkunçtur, tenhadır, siyah ve karanlıktır, kendine nasihattır, kalbe ve ölüme dairdir, fazlaca haydidir, Atatürkçü ve yurtçudur, yaşam ve sevidir, kendine lûtuftur, sevap ve günahtır, dahası Dağlarca olmak üzeredir; dağ olmak gibi büyük Dağlarca... İki dize kesikliğinde ya askerliği tercih edecektir, ya şiiri. Tüm defterleri “Çocuk ve Allah” sözleriyle doludur üstelik. “Anamı bulurum, ağlarım kokusuna anamın/Bütün kadınların göğsünde” der, yarı ağlamaklı. Tercihini yapmıştır, askerliğe saygısından ötürü mesleğine daha fazla zarar vermemek üzere önyüzbaşı rutbesiyle veda eder askerliğe. Artık çocukkan şiirdir büsbütün.

d] ÜFLEME BANA ANNECİĞİM “AĞIR HASTA”YIM!
İlk kitabı Havaya Çizilen Dünya’yı dışta tutarsak, Çocuk ve Allah’tan Seviştilerken’e, Aç Yazı’dan Orda Karanlık Olurum’a, Âsû’dan Uzaklarla Giyinmek’e, Çakır’ın Destanı’ndan son kitabı ‘İçeri Sait Faik’e sözcüklere verdiği önem ve dil bilinciyle bir ömür şunu yapmak istedi aslında: Her yapıtını bir yapı, bir dize, bir şiir olarak gördü. Bundan olacak, şiiri yazmaktan çok yaptı. Tek “nehir söyleşi” denebilecek “Dağlarca’nın Dedikleri Demedikleri” (Papirüs, eylül 1972) başlıklı konuşmada söyledikleri yapı ve sözcük seçimine verdiği önemi çok güzel açıklar: “Bugün sokakta yere düşmüş iki üç sözcük görsem yan yana, bunun romandan mı, öyküden mi, şiirden mi, denemeden mi, anı kitabından mı düştüğünü anlarım; eğer şiirden düşmüşse, bir epik şiirden mi, bir aşk şiirinden mi, bir doğa şiirinden mi düşmüştür onu da anlarım.” Bu yüzden olacak, fiiller değil de sorular yorgunudur: “Yürekler küçük sayaçlarımız/Doğanın bize taktığı/Ulaşacakları yerlerce bilinmezdirler” dizeleri kendi bilincine yanıt gibidir.

e] SEN ÂSÛ! ASYA’DAKİ BEN
O, Dağlarca’dır. “Yeryüzünün bütün devrimleri Âsû’dur!” demiş ya bir kere. Öyle bir Âsû’dur ki, elleri gökyüzü ise ayakları yeryüzüdür. Kendine Âsû olduğu için de, artık iç içe değirmilerle göçebe Asya’dır, yorgun uygarlıktır, sarmal varlıktır, ötez aydınlıktır, uçul umuttur, yoğul karanlıktır, sevidir, sevgidir, sevinçtir. Batı Acısı’na dek de yaralı Doğu’dur. Gelin, çocukluk değirmisi, açlık değirmisi, ölüm değirmisi, yazgı değirmisi, yalnızlık ve ‘ben’ değirmisi soyutlamalarından biriyle 1955’e, Âsû’ya gidelim: “Suçu büyüktü Âsû’nun göklerecek/Taş atmıştı güneşe doğru/Bilinmeyen türküsünde/Bilinmeyen çağından//Açtı uykusuzdu sayrıydı/Dolmuştu şeytanların soluğu derisine/Kötü bir ışık/Ve mavilikte duruşu çarpık ağaçların”. Âh, demek ki o günden sövmüş Tanrısına; şiirindeki bu kirli mavilik ordan!

f] “DAHA” SONSUZ, “DAHA” SEVSEN!
Issız ve tenha bir yer bul bana, beni sonsuz soyutlaştır! der gibidir derinine. Daha’lardan Hoo’lara, Hoo’lar’dan Haydi’lere ölümsüzlük gerçeği ışığında “kişisel-evrensel” yaklaşım birlikteliğinde bile yeni ve sonsuzdur Dağlarca. Ele geçmeyecek kadar kaygan, gözle görülmeyecek denli de saydamdır çoğun. Sözleri soyunuk, imgelem gücü ötelerde aranmak gibidir. Şimdileyin uzak gibi olsa da size; küçük bir “haydi!” deseniz, hemencek “daha”sında uyanacak gibidir: “Dokundu tetiğe/Siz dal üstündeydiniz uyuyordunuz belki/Siz vurulmadınız belki de/Bir kötülüğü sustunuz orda”. Hem soyut hem sonsuzluk; en küçük şiirlerde bile soyutun çığlığı sonsuzluğun üç boyutlu bakışıdır Dağlarca.

g] YAŞAMAM, “TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK”
Akımlar, kuşaklar, hareketler, bildiriler çağında hiçbir akıma, kuşağa ve harekete yüz vermez Dağlarca; 1959’da on dergide birden şiir diliyle yayımlar bildirisini: “Türkçe Katında Yaşamak”. 134 kitaplı bir şâir de değildir üstelik, çok genç sayılabilecek bir yaşta 13 kitaplı şâirdir. O gün bugündür Türkçe’nin “ses bayrağı” oluşu ordan. “Seslenir seni bana yakın uzak/Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşiline/Tutsak uluslar var ya geceler boyu/Onlar için/Yitik özgürlükler için/Türkçe, haykırmak//Seslenir seni bana “ova”m, “dağ”ım/Nere gitsem bulur beni arınmış/Bir çağ ki akar ötelere/Bir ak ki yüce atalar, bir al ki ulu oğullar/Türkçem, benim ses bayrağım”

ğ] TALİH AÇIKLIĞI
Varolmak gerçeği ki, DaĞlarca talihi çepeçevre kuşatır hayatı kendiliĞinden!

h] YURDUMSUN, DESTANIMSIN SEN--
“Yeryüzünün neresi ağrısa benim de bir yerim ağrır” der ve bir birey olmanın bilinciyle toplumsalın daha bir derinine yazdırır kendini Dağlarca. Daha çok olmaktır bu aslında; elbette ki Edirne’den Kars’a, Çanakkale’den Hakkâri’ye yurdunun acılarıyla eş tutacaktır ağrılarını. 1945’te Çakır’ın Destanı’yla başlayan bu epik söylem, üç yıl sonra yayımlanan Üç Şehitler Destanı’yla gramer ve sentaksın da yerli yerindeliğiyle Dağlarca şiirine Çocuk ve Allah ile Âsû’dan sonra üçüncü bir doruk kazandıracaktır. “Anladım, her efsanede aynı âdet/Şehitlerden gazilere akseder bir saadet/Böyledir savaşta üzüntüler/Dağ düşününce asker güler” der, dik ve kararlı geceye karşı gülerken bile. Devamında daha nice ağıtlar, destanlar, ululamalar, koçaklamalar söyleyecektir.

ı] TAŞA MERHABA, TAŞ DEVRİ MERHABA!
Dağlarca şiiri bir yerde “sözcüklerle görme”nin de şiiridir. Bazen üç, dört ve beş sözcük bir şiire; bazen yirmi, otuz ve kırk sözcük de ayrı ayrı kitaplara dönüşebilir. Bu dönüşümün en güzel örneklerinden biri hiç kuşkusuz Taş Devri’dir. İlk basımı 1945’te yapılan bu yapıtın ikinci basımı altmış bir yıllık gecikmeyle 2006’da yapılabilmiştir (Norgunk yayıncılık, ekim 2006). Bu uzun beklemişlik şairden midir, şiirden midir, talihten midir bilinmez. Bilinen şey, eskimeyen sözcükler ve yarınsı imgelem gücüyle Taş Devri’nin bugünü de söylediğidir: “İnsanlar da olsun ama, karanlık da olsun/Rahat, kolay, büyük yaşadığımız/Akıl ermez aşikârlığında sonsuzluğun/İnsanlar ve karanlıklar değil/Olsun//Gündüzü söylemek değil, geceyi demek/Kör hayvanların başucunda/Kör fakat tek/İnsan ve karanlıktan bahsetmeden/Demek”. Demek ki, tek başına anlatır; insanı, karanlığı, körlüğü, taşı, hayvaniliği, toprağı, aydınlığı, bir ağızdanlığı, tekliği...

i] BİR YANIM “TOPRAK ANA”, BİR YANIM “AÇ YAZI”
Yurdunu ve ulusunu aydınlık günlere taşıma isteği, belli ki toplumsal duyarlıktaki ilk sözlerini 1936’da Erzurum ve Iğdır’da düşürmüştür asker üniformalı genç Dağlarca’nın içine; zamanla katmerleşen bu sözler 1949’da Kızılırmak ve “madımak” tadında Sivas’ta dillenerek Toprak Ana adıyla Dağlarca hızı çabucak kitaba dönüşmüştür (1950). Söylem de coşku da alabildiğine çoğuldur: “Kardaş, görmüyorum ama hâlâ duyabiliyorum/Geçmiş zamanlar geleceklerden parlak değil/Vakte şahadet edercesine yükselmiş/Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine/Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil”. Ağır bir aydınlığının örtüsünü kaldırır gibidir sesiyle. Bir yanı Toprak Ana olmuştur artık, Anadolu’nun yeryüzü çoğalmasıyla da Sivaslı Karınca’ya dönüşmüştür. Öte yanı ise Aç Yazı şiirin imgelem ovalarını genişletecek uzun uzadıya: “Ya kimse ağlamayacak, sönmüş yıldızlara doğru/Okulda ve çarşıda/Kader, bir saat gibi kurulmuş, bilek bilek/Tembel çocukların çalışkan düşleri parlar/Gülümser bağışlayan bakış/Dünya sevgisiyle karşıda.” --Dağlarca, iki koldan geç ama derin ve diri uyanışın adıdır Anadolu’da!

j] GİTSEN BATISIN GİTMESEN DOĞU...
Dağlarca şiiri; umut, özlem, özgürlük, sevi, tutku, yalnızlık, coşku, sevgi, bağlılık gibi duygu ve kavramların şiiri olduğu kadar acı ve tarifsizliğin de şiiridir. Öyle bir acı ve tarifsizliktir ki, Batı sömürücülüğü ve yozluğunda yaşananı çok geçmez Doğu hayranlığıyla ters yüz eder, kalbin doğusu bir sesle de “anadan ekmeğecek” Anadolu’nun her köşesine içindeki çoğul söylemle dize dize anılar. Evrensel duruşla, Akdeniz duyarlığı gönderindeki Batı Acısı bir “ses bayrağı” dalgalanışıdır bu da: “Der ki/Akdeniz gecelerine/Parıltıların:/Unutmayacaksın hiç/Toprağı//Unutmayacaksın hiç nerde olursan ol/Denizde uykuda ve büyük sevgilerde/Her şeyi bıraksan bile/Anadan ekmeğecek/Anılayacaksın/Ölmüşü sağı.” İşte, Batı’dan Doğu’ya bir acının ve yaşanmışlığın şiiri ki; Türkçe katında, pardon Dağlarca katında ancak böyle anlatılabilir.

k] SEVMEK, SEVİLMEK GİBİ AYRI--
Sol el sevmek, sağ el sevilmekse Mevlânâ’da olmaklarla iki ayrı âyin ışığı renginde dönen bir gövde belki de Dağlarca diyalektiğine tutunan bir inancın paradoksal karşılığıdır. Öyle ya, gövdenin her söylediği net duyulmaz çoğun... Sevmek ve sevilmek için dönen her gövde için denir ki: “Bir ışık üstünde gelir/Yazıları göklerin!”

l] HOO’LAR Kİ HEPSİ BİRER HOHLAMA!
Dağlarca şiiri bu: Kişiselliğin arka tuzaklarına düştüğü, imgeselliğin ıssız soyunukluğunda kaybolduğu sanıldığı küçük anlarda bile “öteleri gelmek” gibisinden bir ses ki; sis, çiğ, buğu ne var bir hohlama hepsini yaşamlar: “Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına/Yüz ölüm var, biri kaçmış.” Kişisel-evrensel bir çizgide ölümsüzlük gerçeğini yakalamak bu olsa gerek.

m] AYLAM YA DA İÇ İÇE DEĞİRMİLER
Aylam dediği ki; kuş, ırmak, gece, ölüm gibisinden sonsuz bakmalar çağı çoğun; iç içe değirmiler ise, ıpıslak ve epeski halka halka yeryüzünün yavaşlaması üçün, dördün. Bir yanıyla “bilgece bilmezlik”te daha eksilmekse Dağlarca şiiri, öbür yanıyla en çıplağından “dörtgen değirmi” daha daha çoğalmak... “Bir ulussuzluk çağlardan ağrı,/Ölü yok burda/Nerelerden geldiniz?” sorusu gibi “bilgece” bir Dağlarca tıpkı.

n] DAHA HAYDİ!
Dağlarca’da 1968’de akarını bulmuş, aktıkça gözeler oluşturarak, şiirinin her kanalında birikmeyi başarmış; kendince “haydi!” dediği sevincin kalpteki göz şekilleri, çoğu “dörtlük” tadında şiirler. Kimilerinin bazı bazı Japon haikuları dediği oldu bunlara; o, suluboya renkler gibi zengin çağrışımlarla inatla sürdürdü haydi’lerini aslında, ölünceye dek. Bundan sonraki yeni yaşamalarını, belli ki buralardan da sürdürecek. Değil mi ki, Tanrı’ya kafa “O/İşinin ozanı/Ben Tanrısıyım/İşimin” demiş bir kere.

o] 1971’DEN BERİ “KUŞ AYAK”
Aslolan çocuk duyarlığı... Öyle bir duyarlık ki bu, çocukta da var büyükte de sahi! Bunca yıl Dağlarca’yı büyüklerden koparan, “büyük ozan” yapan bu duygunun taşa taşa çocuk denizlerine dönüşmesinin altındaki kum ve çakıllar üzerine dökülmüş masalsı gerçek bu olsa gerek. “Beni ne kadar çok çocuk okursa o kadar çok yaşarım” dileği, Dağlarca’yı şiirler katında, bugün ve yarınlarca “göz masalı” duruluğunda yeryüzü çocuklarınca da daha uzun yıllar okuna okuna, en yalın haliyle yaşatacağa benzer. Öyle ki, şu anda bile birbirini arayan iki çocukta bile dağla kuş gibidir: “Birbirini arar iki çocuk/Uyanırım işte/Korkarım ben//Birbirini arar iki çocuk/Biri gecedir onların, biri gündüz/Sevinirim ben.” Sevinci ki, damla damla acımak hâlâ...

ö] YILLAR VAR Kİ AÇ OVAYIZ, TÜMDEN AÇ AĞIDIMIZ
Ana, kız, gelin, çocuk; çokköy, açova, yokçocuk, korağıt benimdir yurdumun yası, acısı... Anadolu yaşanmışlığı ki, Kınalı Kuzu Ağıdı gibi ahan şurasında Dağlarca’nın: “Ahan bütün kuşlar devrilmiş karanlıktan,/Ahan duyarsa dağ duyar geceyi./Ne birbirine ulaştırmışlar, doğudakini batıdakine,/Ne dilinden anlamışlar yellerin sellerin./Ne duyar olmuşlar uzak günün çağrısını,/Öylesine küçülmüşler, ufalmışlar, azalmışlar ki mavicek,/Ahan bütün kuşlar devrilmiş karanlıktan/Ahan duyarsa dağ duyar geceyi.” Şiir ki, çoğun dağ ve gece...

p] BİR ESKİ UZUN İKİNDİ ŞİMDİ!
Orada orada orada--ta orada! Sessizlik dev... Ki şimdi senden başka hepsi ölmüş!

r] GİYİN SEN DE UZAKLARLA...
1990’lardan bir başyapıt... Çocuk ve Allah’tan Horoz’a, Toprak Ana’dan Tapınağa Asılmış Gövdeler’e birçok ana ya da baba yapıtı kıskandıracak nitelikte bir üstyapıt. Bir adıyla“Uzaklarla Giyinmek”, bir başka adıyla “Sığmazlık Gerçeği”... Özdeksizlik, doğanın kendine sığmazlığı, uzamın kendi imgelem gücü, ışıktan doğma dışarılık, ötekinde olma gerçeği, hayvani gökyüzü soluklanması gibi evrendeki olaylara başka bir açıdan bakmakça yeni bir Dağlarca söylemi vücut bulur bu yapıtta. Biçimlerle soyuna soyuna, çok geçmez artıgüç “İmin Yürüyüşü”ne dönüşür: “İmgelemindeki su/Söndürür yangını/İmgeleminden doğan güneş/Geceyarısı bile yeryüzünü aydınlatır/Kamaşır gözlerimiz//İnsandır o çünkü/Çıkmıştır/Görüntüsünden dışarı”. Çık görüntünden dışarı, giyin sen de uzaklarla!

s] “DİLDEKİ BİLGİSAYAR”DAKİ BU YÜZ SENİN YÜZÜN--
Harflerin, sözcüklerin, tümcelerin, tümce âlem yazıların bir yüzü vardır sende, bende ve boşlukta. Geçmişin, geleceğin yüzü bunların hepsi. Değil mi ki, harf, sözcük, tümce yazıdan gidilen ne güzellik var hepsini biz yaratmışız. Ne ki, adı varlığını yazdırmaktadır; doğa bilgisayarına ilk günden beri!

ş] ŞİMDİ “SEVİŞTİLERKEN”
Giderken bütün yansımalarını götürse ya, götürmez! “İlkin avuç içine sığar ayrılık/Yerler gökler dolusudur sonra”. Her şeyi Dağlarca’ya sorma! Üç uzun sürez yaşadım seni: Seviş—ti—lerken!

t] DİLEK--
Şiir yazmışlığın, şiir bakmışlığın, şiir okumuşluğun varsa eğer dön geri bak; ara ara. Gündoğumu ile günbatımı arasında bir Dağlarca: “Ağaçlar dizilmişlerdir ya yol kıyılarına hep/İkişer ikişer, tek tek/Aralıklarında dur biraz/Beni de say.” Aynı şey değildir, aralarla aralıklar.

u] ORDA KARANLIK OLMAK...
Eskiye göndermelerle hep yeni kalmak Dağlarca’ya özgü bir başka ustalık biçimidir. “Sen misin eski sen misin daha eski sen misin en eski” derken bile yeni, daha yeni, en yenidir aslında karanlıkta bile. Çünkü; “Tanrı/Kurşunkalemle yazmıştır kişiyi/İnanç/Onu silinmez kılar”. Karanlıkta bile parlaması bundan!

ü] BOŞ BİR KÂĞIT OL BAZEN
Gündüzlerden de gecelerden de kaç bazen ömrünü anlamak için. Her ikisinden de kaçmak olası değil aynı anda nasılsa. “Boş bir kâğıt ol/Yalnız dizeler yazılsın sana”... Dağlarca bir yalnızlığa benze bir parça.

v] GENÇ, GEPGENÇ!
Bir ömür şiir yazdı, gömleği bile ıpıslak, evdeki çarşı; gepgenç kâğıtlarda, defterlerde, kitaplarda. Yakası kalkık biri gibi--âh, düşleri dahil kendi içine dökülmüş...

y] BİR DAMLA BANA BAKSAN--
Şiirin ve yazmanın tadıyla bakınca, her şair bir alınyazısı aslında. Çünkü; dönemedikleri için yolları çok yazdılar, kavuşamadıkları için ayrılıkları çok yazdılar, iki kat kırmızılıkta öldükleri için aşkı çok yazdılar, bir sende çok ben gördükleri için senleri çok yazdılar. Bundar ki, her biri uzaktanağrı! Göz okulu, ses okulu “Göl” gibi ötelerde: “Bir damla bana baksan/Genç olurum//Bir damla gece olsan/Hemen uyanırım//Bir damla beni sevsen/Ölürüm”

z] İÇERİ DAĞLARCA
Sevilmeyi bile sevmezdi Dağlarca--
Ona dokunamayan çocuklar, ona konamayan kuşlardı sevilmek!

[şiiri] AZ--

Öldüm mü
Beni az örtünüz
Kuşları uçabilsin
Gövdemin

Gelirseniz
Az durunuz gömütümde
Ki siz gider gitmez başlasın
Saklayabildiğim yaşamalar

N’olur
Küçümsemeyiniz ölüleri
Yok sayılmaz ki
Az olmak

(1987)
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA



“ALACA DAĞLARCA”


Bu benim gittiğimdir gece yarısı sesler erken
gün doğar doğmaz dağ ve ova seviştilerken

Nice düğmelesen göğüslerini bir düğmen açık
alaca ısı kat kat soyunursun bende seviştilerken

Gökyüzüne çizdiğim sakin Allah büyütmüş beni
çocukluktan doksan dörde her şeyim seviştilerken

Uzam ve sürez bu iki sözcük bile tenha haydi benimdir
Türkçe adına tüm bulunmama değirmilerim seviştilerken

Ben böyle yaşadım hep yalnız olmadığım yalnızlıkta
gövdemle giyindiğim her anlam seviştilerken

Duyan görür gören işitirdi duydum ve gördüm
uzak kızım uçuk oğlum iki ayrı iklimde seviştilerken

Derim ki: iyi tutunun kendinize sağlık bir hayvandır
ikileyin iki kolum iki ayağım şiirdi seviştilerken

İki sözün biri hâlâ uzun yaşamışsın diyorlar bana
yaşamalar im sevi imge--git oku anla! Seviştilerken*



* Dağlarca’nın “gizli başyapıt”larından biri sayılabilecek, yirmi beş şiirlik bir betiği
(Kaçaklar, Çiçek Seli ve Yokedilen Çokuluslu Olmak yapıtlarıyla birlikte), Milliyet
yayınları, Ocak 1999.


Gebze-Maslak, Ağustos-Eylül 2010
(Esmer dergisi, Eylül 2010)

HÜSEYİN ALEMDAR

13 Ekim 2010 Çarşamba

YOKSULLUKLAR / OSMAN SERHAT



YOKSULLUKLAR / OSMAN SERHAT

Kitap, Hera Şiir Kitaplığı'nın ilk yayını olarak 1995 yılında yayımlandı.
Kitabın Künyesi:
Yoksulluklar - Seçme Şiirler / Osman Serhad / 1. Baskı: Kasım 1995, Hera Şiir Kitaplığı, İst., 95 s.
Dizi Editörü: Hüseyin Alemdar
Kapak Tasarımı: Davut Köse
Ofset Hazırlık: Oğuz Öztürk
Dizgi: Mine Buz
Düzelti: Osman Serhat Erkekli
Baskı: Emre Matbaacılık

Osman Sehat'ın Yoksulluklar adıyla yayınlanan seçme şiirler kitabında şairin, "Dizgi Yanlışı Yok", "Yalnızlığın Yedi Rengi", Gülgûn ile Nergis", "Birdenbire Yaşamak", "Osman Serhad'ın Şiir Kitabı" ve "Okşanmamış Günler" adlı kitaplarından seçilmiş elli yedi şiiri bulunuyor.

Kitaptan iki şiiriyle başbaşa bırakıyorum.

GÜLGÛN'U SEVDİĞİNE DAİR NERGİS'İN SÖYLEDİĞİDİR

bahçelerden korulardan ormanlardan geçtim ben
ağaçlarla sevdim
elime dallar
ayağıma yapraklar dolandı
seni yapraklarla sevdim
ayrıldık
ayrılıklarla sevdim
başkasını sevdim
başkasıyla sevdim seni
köprülerden geçtim
köprüler yıkıldı
yağmurlar sağnaklar sellerle sevdim seni
ırmakta yıkanan kızlarla sevdim seni
kentlere girdim
kentler yakıldı
küllerle sevdim seni
kentler kuruldu
bahçeler sulandı
güllerle sevdim seni

Osman Serhat

GECE GÜLLERİ

sinerdi parmaklarıma uyku
ve yorgun heykeli külün

giysilerinden soyardım
evlerde yaban bir gülü

tay düşlerden doğrulup
yıldızları silkince sırtından

dedim yapraklarda hayat
başıboş rüzgârıdır ölümün

ve yoksul gövdesini gülün
mermer döşeklere koydum ben

Osman Serhat

10 Ekim 2010 Pazar

AYFER TUNÇ



(2 Mart 1964, Adapazarı / Sakarya - )


       Erenköy Kız Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı. 1989 yılında gazeteciliğe başladı. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştı. 1999-2004 yılları arasında Yapı Kredi Yayınları’nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70’li Yıllarda Hayatımız" adlı yapıtı, 2003 yılında altı Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Balkanika Ödülü’nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Aynı kitap Suriye ve Lübnan’da Arapça olarak yayınlandı. Aykut Tankuter ile birlikte senaryosunu yazdıkları “Düş, Gerçek, Bir de Sinema” 1995 yılında Tülay Eratalay tarafından sinemaya uyarlandı. Düş, Reşat Nuri Güntekin’in “Bahçeli Lokanta” adlı öyküsünden; Gerçek, Memduh Şevket Esendal’ın “Ev Ona Yakıştı” adlı öyküsünden ve Bir de Sinema, Muzaffer Buyrukçu’nun “Sinema Düşleri adlı öyküsünden uyarlanmıştır. Film, 1996 yılında 8. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen (Tülay Eratalay), En İyi Erkek Oyuncu (Can Kolukısa), En İyi Özgün Müzik (Nurettin Özsuca) ödülleri ile 10. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi 3. Film ve En İyi Yardımcı Erkek (Kenan Bal) ödüllerini kazandı. Sait Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu 2002’de, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu 2010’da çekildi. Çeşitli gazete ve dergilerde yazmayı sürdürmekte ve kitapları Can Yayınları’nca yayımlanmaktadır. Aliye ve Binbir Gece dizilerinin senaryolarını bir senaryo ekibiyle birlikte yazmıştır.
       21 Şubat 2012 akşamı Sabit Fikir isimli güncel edebiyat dergisi ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen “Sözünü Sakınmadan” etkinliğinde usta eleştirmenler Ömer Türkeş ve Semih Gümüş’ün konuğu olmuştur.
       Edebiyat üzerine ilk yazısı 1983 yılında Edebiyat’81 dergisinde yayımlandı. Öyküleri, yazıları ve söyleşileri Adam Öykü, Akşam Kitap, Birikim, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Cumhuriyet Pazar, Dünya Kitap, E, Eşikcini, Geceyazısı, Gösteri, Hayalet Gemi, Hece, Hürriyet Pazar, Kılavuz, Kitap-lık, Kül Öykü, Milliyet Sanat, Öküz, Öykü Teknesi, Kitap-lık, P’eki, Picus, Postexpress, Radikal, Radikal Kitap, Remzi Kitap, Sabah Kitap, Varlık, Vatan Kitap vb. gibi dergi, gazete ve eklerinde yayımlandı.
       Kitapları, Arapça, Arnavutça, İtalyanca, Hırvatça, Makedonca, Sırpça, Slovence, Bulgarca, Boşnakça, Azerice, Macarca, Fransızca, Romence, Hintçe, İngilizce, İsveççe, Çince gibi birçok yabancı dile çevrildi.
Ödülleri: “Saklı” adlı kitabıyla 1989 Yunus Nadi Öykü Ödülü’, “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek – 70’li Yıllarda Hayatımız” adlı kitabı 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü’nü kazandı. aldı.
Yapıtları:
Öykü Kitapları:
& Saklı (1989, Cem Yayınevi, İst.)
& Mağara Arkadaşları (1996,YKY, İst., 159 s.)
& Aziz Bey Hadisesi (2000, YKY, İst., 134 s.; Bu kitabın 4. basımında, önceki basımlarda yer alan beş öykü kitaptan çıkarılmış, Aziz Bey Hadisesi bağımsız bir kitap olarak basılmıştır.) 
& Taş-Kâğıt-Makas (2003, YKY, İst., 163 s.)
& Evvelotel (İlk kitabı Saklı ile yeni öyküleri birlikte; 2006, Can Yayınları, İst., 222 s.)
& Kırmızı Azap (2014, Can Yayınları, İst., 152 s.; “Aziz Bey Hadisesi” içindeki “Kadın Hikâyeleri Yüzünden”, “Soğuk Geçen Bir Kış”, “Kar Yolcusu”, “Mikail’in Kalbi Durdu”, “Kırmızı Azap” öyküleri; “Taş-Kâğıt-Makas” içindeki “Kaybetme Korkusu”, “Taş-Kâğıt-Makas”, “Fehime” öykülerine Murathan Mungan’ın hazırladığı “Bir Dersim Hikâyesi içindeki “Yük” öykülerinin toplu basımı)
       Romanları: 
& Kapak Kızı (1992, Simavi Yayınları, İst.)
& Aziz Bey Hadisesi (2004, Can Yayınları, İst., 88 s.) 
& Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (2009, Can Yayınları, İst., 490 s.)
& Yeşil Peri Gecesi (2010, Can Yayınları, İst., 472 s.)
& Suzan Defter (Suzan Defter, daha önce Taş-Kâğıt-Makas (1. basım: YKY, 2003; Can Yayınları’nda 1. basım: 2005) adlı kitabın içinde yer almıştır. 2011, Can Yayınları, İst., 128 s.)
& Dünya Ağrısı (2014, Can Yayınları, İst., 336 s.)
& Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura (2018, Can Yayınları, İst., 448 s.)
      Anı-Öykü Kitapları:
& Memleket Hikâyeleri (2012, İletişim Yayınları, İst., 278 s.)
       İnceleme Kitapları:
& İkiyüzlü Cinsellik (Oya Ayman’la birlikte; 1994, Altın Kitaplar Yayınevi, İst.)
       Yaşantı:
& Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek (2001, YKY, İst.; 32. Basım: 2004, YKY, Can Yayınları’nda 1. Basım: 2005; Can Yayınları’nda 18. Basım: 2018)
& “Ömür Diyorlar Buna” (2007, Can Yayınları, İst., 192 s.)
       Söyleşi:
& Söyleşi: Handan İnci, Ayfer Tunç’la Karanlıkta Kelimeler (2014, Can Yayınları, İst., 408 s.)
       e-kitap:
& Harflere Bölünmüş Zaman
       Katkıda Bulunduğu Kitaplar:
&  Can Öykü Antolojisi 90 Yazar 90 Öykü (2007, Can Yayınları, İst., 531 s.)

& Murathan Mungan, Bir Dersim Hikâyesi (“Yük” adlı öyküsüyle; Metis Yayınları, İst.)