22 Şubat 2015 Pazar

METİN FINDIKÇI

(1 Aralık 1961, Mardin - )


   Sekiz kardeşin beşincisi. Sakarya İlkokulu, Cumhuriyet Lisesi'nde ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Fındıkçı 15 yaşındayken babasının "Çocuklar okusun" isteği ailenin Mardin'den Ankara'ya göç etmesine neden oldu. Ankara'ya fazla dayanamadığı için, 1989 yılında SSK'nin yazlık tesisinde (Side) memur olarak göreve başladı. "Kedisi, tesis müdürü tarafından, bahçıvana öldürtülene dek" memurluk görevini sürdürdü, "kedisinin katledilişini bir türlü içine sindiremediği için" 1994 yılında hiç sevmediği memurluktan istifa etti. 1994-98 yılları arasında bir ihracat firmasında tercüman olarak çalıştı. Emeklilik süresi olan 25 yılı doldurunca, ihracat firmasından da ayrıldı. Şiir yazarak ve çeviri yaparak hayatını sürdürüyor. İstanbul'da yaşıyor.
       Şiirleri, çevirileri ve söyleşileri Adam Sanat, Akatalpa, Alaz, Cumhuriyet Kitap, (Ç.N.) Çevirmenin Notu, Eliz Edebiyat, Kaçak Yayın, Kitap-lık, Öteki-siz, Patika, Sözcükler, Şiiri Özlüyorum, Şiirlik, Uç, Varlık, Virgül, Yarın, Yasakmeyve, Yazılı Günler, Yeni Biçem, Yom Sanat vb. gibi dergi, gazete ve eklerinde yayımlandı.





Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Harabeler (1992, Yazılı Günler)
& Ve Kalbim Sular Altında (1996, Yazılı Günler)
& Karanfil Mesafesi (2001, Avesta Yayınları, 96 s.)
& Unutulan (2004, Yom Yayınları, 112 s.)
& Çölden Hırka (2006, Şiirden Yayınları, İst., 82 s.)
& Katran (2008, Artshop Yayıncılık, İst., 104 s.)
& Sen İçerde Uyurken (2009, Artshop Yayıncılık, İst., 50 s.)
& Sardunyanın Kehribar Zamanı (2010, Artshop Yayıncılık, İst., 80 s.)
& Gülün Koynuna Düşen (2013, Serendip Yayıncılık, İst., 112 s.)
& Taş Masal (2016, Artshop Yayıncılık, İst.)
       Çevirileri:
& Mahmud Derviş / Gölgeyi Yüksekten Övmek (Beyrut Kasidesi) (1995, İyi Şeyler Yayıncılık, İst., 26 s.)
& Nazik El Melaike / Rüyadan Çağrılmak (1996, İyi Şeyler Yayıncılık, İst.)
& Adonis / Rüzgârda Yapraklar (1998, İyi Şeyler Yayıncılık, İst.,124 s.)
& Nizar Kabbani / Hüzünlü Irmak (2000, İyi Şeyler Yayıncılık, İst.)
& Ğada el Saman / Beyrut’ta Deniz Yok (2002, Avesta Yayınları, 111 s.)
& Adonis / Ayna ve Düş (2002, Avesta Yayınları, 144 s.)
& Mahmud Derviş / Unutulanı Anmak (Roman; 2002, Avesta Yayınları)
& Hannan Avvad / Filistin Senin İçin (2003, Evrensel Basım Yayın)
& Mahmud Derviş / Beyrut Kasidesi (2003,Alkım Yayınevi)
& Mahmud Derviş / Mavi Bir Gün (2003, Dünya Yayıncılık, İst.)
& Adonis / Güllerin Aydınlığından (2004, Adam Yayınları, Adam Şiir Klasikleri, İst., 176 s.)
& Adonis / Doğu ve Batı (2004, Dünya Yayıncılık, İst.)
& Ayşe Basri / Şairin Kandili (2006, Şiirden Yayınları, İst., 96 s.)
& Adonis / Aşk Şiirleri (2007, Kırmızı Yayınları, İst.)
& Fetva Tukan /Kapalı Kapının Önünde (2008, Artshop Yayıncılık, İst., 130 )
& Fatiha Mürşit / Gecenin Şarkıları (2008, Artshop Yayıncılık, İst.)
& Muhammed Bennis / Aşkın Kitabı (2008, Kırmızı Yayınları, İst.)
& Muhammed Bennis / Şarap (2009, Kırmızı Yayınları, İst.)
& Mahmud Derviş / Yalnızlık Yenilemeden Kendini (2009, Can Yayınları, İst.)
& Mahmud Derviş / Kuşatma Durumu (2009, Artshop Yayıncılık, İst.)
& Ayşe Basri / Yağmurdaki Güzel Ölüm (2010, Artshop Yayıncılık, İst., 80 s.)
& Mahmud Derviş / Duvarda (2010, Hayal Yayınları, Ank., 128 s.)
& Adonis / Sen Oku Ey Aşkın Sarhoşluğu (2010, Hayal Yayınları, Ank., 144 s.)
& Adonis / Tarih Kadının Bedeninde Parçalanır (2010, Artshop Yayıncılık, İst., 136 s.)
& Ahmet Şahavi / Harflerinde Yürüdüm Zamanımı Ekerek (2010, Artshop Yayıncılık, İst., 112 s.)
& Hulud El Mualla / Açık Acı (2011, Artshop Yayıncılık, İst., 72 s.)
& Selim Berekat / Nemli Masada Söz ve Uyku (2012, Serendip Yayıncılık, İst., 104 s.)
& Ceryes Samawi / Düşlerin Atları (2012, Callisto Kitap, 80 s.)
& Ahmet Şahavi / Ateşin Dili (2014, Artshop Yayıncılık, İst., 96 s.)
       Antolojileri:
& Çağdaş Arap Şiiri Antolojisi (2. Basım: 2007, Toroslu Kitaplığı, İst.)
& Çağdaş Arap Kadın Şairler Antolojisi (2010, Hayal Yayınları, Ank., 104 s.)
& Çağdaş Arap Aşk Şiirleri Antolojisi (2011, Can Yayınları, İst., 296 s.)

       Şiirlerinden Seçmeler: 

ELLERİME SIĞMAYAN

Kırık bir testidir eşikte duran.
Ovaya yayılan acı bir sudur.

Oysa sığmaz gecenin gözleri yanan
mumlara, ellerime sığmaz
bir yara içinde büyüyorum
akan suyun tadı kaplanın gözlerinde durur
gitgide organlarıma karışıyor talan edildikçe kadim yerler.

Mumlarda tükenen gecenin gözlerine bakıyorum
sen büyüyen bir fısıltıyla çıkıyorsun
geceden gündüze
dağılan nar tanelerini örtüyorsun
açılıyorsun karanlıktan aydınlığa.

Çocuk giysiler içinde mavi bir gecede
ağaç dibinde telaşlı bir karınca yuvasında
koyu ve diri kokunu duyuyorum.

Ellerimde suyun
asi yüzü
kınında terli
bir bıçak.

İLK AŞK

uzak bir tarlanın ortasında duran
zeytin ağacına benzerdin

okul çıkışında gölgende bir yolcu gibi soluklanırdım
güneşin fısıldadığı eski bir gölge bilirsin

umarsız olmazların sessizliği bir mesafe gibi çoğalınca
eylül gelmeden tek tek kırdılar dallarını
bedeninden önce kuşlar göç etti
sonra gölgendeki güneşin sırrı

denize bakmayı bilmeyen insanlar
şiddetin hazırlıklarını yapraklarınla
süsledi

ben adını söyleyen taşa
ebabil kuşunu çizdim, nasıldır bilirsin
dilden dile yok oluş

güneş ufkun yastığına başını yaslayınca
taş avluda teneke saksıya dikilmiş güle baktım
durmuş bir saate bakar gibi baktım karşıdaki mezarlığa

LUDA

Gün ağarınca
arka bahçeye açılan kapıdan çıktı
Kaçkar dağlarını aşmış gibi bitkin
kendini bambu iskemleye bıraktı;
kiraz ağacına baktı yaprakları yeşildi daha

Ekime yakın, dibinde duran iki arnavut
biberine kaydı gözleri yavaşça, yaprakları
solmuş, iki gündür su vermediğini anımsadı
üstelik teni yakan bu poyrazda, şakayıkların az ötesinde
hatminin mor çiçekleri vuruyordu gözlük camlarına;

Sol ayağından güç alarak iki defa salladı oturduğu
bambu iskemleyi
-onca zamandır taşıdığım adım bu arka bahçe gibi
duruyor bende artık-
kucağına az önce yerleşen kediye fısıldayarak;

Sonra
bahçenin ortasında duran ahşap masaya
uzun bir süre gözünü dikti baktı
bir aynanın toza gömdüğü sırrı gibi.

PALMİYE

Sarı saçların düşer sonbahardan
Solgun
Diplerinden soymaya başlıyorum seni
Beline doğru ince terli
Avucumda, saçların
Ve yaza büyüttüğün karınca sürüleri.

Artık boynundayım kesik soluklarla
Avucumda kırdığın bıçak dilimi
Güneşin dinginliği ve okşamanın hırçınlığı.

Ah! aşkımızdan eksik olmayan acı.
Kalıcı değilim biliyorum!
Ne acıya ne aşka.

SIZI

her bedenin mutlaka
iyileşmeyen bir yarası vardır, incir
ağacından ödünç aldığı yapraklarla sardığı;

derinliği bir şehirden, bir kıyıdan,
mevsimlerin dışına dökülen
kadim bir zamandan koparılmış leylak
renginden kalma;

çıplak bir kayanın bedeninden kopup gelen
zamanın çocuk sesine benzer,
kaçan kelebeklerin yatağında başını sonbaharın
yastığına koyan güneşin
şarkısını dinler gibi,

bu günbatımında da
avcılar ölü kuşları toplamaya gelmedi

TOZUN DEFTERİ

tozun dilini en iyi anlayan annemdi
haftada bir nesnelerden okurdu sözlüğünü kalınlaşmadan
mesela her çarşamba daha güneş hiçbir suya saçlarını salmadan
dedemin fotoğrafından başlardı,

her çarşamba sabahı tozun şehveti akardı
parmaklarından, nergislerin sessizliğine benzerdi elindeki ıslak mendil
ahşaptan pencereler kapatılırdı rüzgârla sevişen toza,
taş harabenin dilini konuşurdu tozun yorgun düştüğü mekânında;

hayattaki zulmü anımsamak ve unutmamak için
gizlediğim kitapların arasına tozun
tarihin ayakkabısıyla girmesine ses çıkarmazdı,

bana, zamanın yırtık giysileri içinde
rüzgâr tozunu bağışlardı,
karanlık üstünü örten siyah şalını,

bu yüzden
ara sıra
“sonsuz ve öbürü”* şiirini
açar okurum.


*Turgut Uyar,

YAZ ŞARKICILARI

Denize erken gitmeyi severim
Çakıl taşları renklerini saklamadan kuma
Yaz boyu güneşin altında taş toplarım, yüzük
Yaparım henüz katili göstermemiş parmaklarıma;

Birileri gelir gider birileri, genç yaşta devrilmiş bir ağaç
Rüzgârdan, dolunaydan, asmadan, begonvilden
Söz edilir, bir de Artemis gibi bakılır nar ağacına,
Arınır kadın erkek bu belirsiz çıkmazın içinde; 

Otuz yedi insanı yakanların davası düştü dedi bu sabah haberler
İktidara uyumluysa katiller sırattan bile sorgusuz geçer,
Bir poşet kıyıya yakın dalgaların ritminde oynar durur
Kıvırcık saçlı bir çocuk gelecek için kumdan kaleler;

Garip bir kargaşadan güneş tepenin ardına
Kaçar gibi, muhafazakar bir ülkenin enkazında
Daha kök salmadan toprağa yaktıkları şairler,
Karşı kıyıda yanan ormanın külleridir
Zararı olmaz-diyor birileri-;

Su sesi özlenmez mi bu denizin kıyısında,
İktidar için yalan söylenmez mi hiç?
Acelem olsaydı bir yudum daha alırdım rakıdan
Nasılsa solan güllerin yurdu meçhul tanıklara kalacak;

Haziranda olgunlaşır kirazus, derdi Fethi Naci
Buz içinde yayılır kan, öyledir,
“Bu belirsiz güne yaslanır” erken gelen yaz şarkıcıları,
Gökle deniz arasında bir yerde gözlerimiz;

Sırf bu yüzden olmalı,
Ben hep tenha bir yolda yürümeyi denedim
Günün her anında bir duvar saati gibi
Duran şiire bakmak için!


*Şiirler, Metin Fındıkçı’nın izniyle yayınlanmıştır.

ALİ RIZA GELİRLİ

(1962, Ermişli Köyü, Arguvan / Malatya - )


       Ortaokulu ve liseyi İstanbul’da okudu. Lise yıllarında sol siyasal düşünceye ilgi duyarak siyasetle ilgilendi. Hayatını sürdürebilmek için pek çok işte çalıştı. Evli ve iki çocuk babası.
      Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı.
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Acemi Yaşamlar (2010, Parşömen Yayınları)
& Sözdeki Kesik İzi (2012 Digraf Şiir Yayınları, İst., 56 s.)
& Karşı Çıkabilmenin Sükûneti (2014)
       Deneme, Felsefe Kitapları :
& Şiddetin Anatomisi (2008, Anfora Yayanları)
& Tahakkümün Anatomisi (2009, Parşömen Yayınları)
& Özgürlüğün Anatomisi (2010, Kibele Yayınları)
& Efendisiz Demokrasi (2011, Kibele Yayınları)
& Demokrasi Komplosu (2012, Kibele Yayınları)

15 Şubat 2015 Pazar

HİLMİ NAR

(1 Kasım 1975, Karlıova / Bingöl - )


       Müzisyen. İstanbul’da yaşıyor; evli, bir çocuk babası.
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Hayata ve Zamana Dokunuşlar (2012, Rezan Yayınları)
& Aykırı Kelimeler (2015, Şiirden Yayınları, İst., 92 s.)

MUSTAFA UÇURUM


Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas 
Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.
Şiir ve yazıları; Dergâh, Yediiklim, Hece, Hece Öykü, Kırklar, Yolcu, Türk Dili,Karabatak, Türk Edebiyatı, Aşkar, İtibar, Sabit Fikir, Cins, Nihayet, Söğüt, Muhit, Yitiksöz gibi dergilerde yayımlandı. www.dünyabizim.com sitesinde kitaplar ve dergiler üzerine yazılar yazmaktadır.
Milat gazetesinde köşe yazıları yazdı.
2015-2021 yılları arasında Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Tokat Şube Başkanlığı
yaptı.
Şairin Aynası kitabı ile TYB 2018 deneme ödülünü aldı.
TÜRDEB tarafından 2020 yılı Dergi Dostu Yazar Ödülü’nü aldı.
Kitapları: Tenhalayın Kalbimi (Şiir), Esmerliğime Bakma (Öykü), Fedakâr Dost
(Hikâye), Çocuklar Çocukluğunu Bilsin (Şiir), Irmaklarla Büyüyen Çocuk (Hikâye),
Konuştukça Memleket (Şiir), Deneme Çekimi (Deneme), Kalbime Takılan Uçurtma (Hikâye),
Şairin Aynası (Deneme), Şehirde Yeni Bir Rüzgâr (Deneme), Dünya Telaşı (Şiir) Uçurumda
Bir Gömü ( Öykü), Boyumu Aşan Ömür – (Şiir)

    Hazırlayan: Şükrü Kırkağaç
* 29 Temmuz 2022 tarihinde güncellendi.

Şiir Hakkındaki Düşünceleri:

ü  ŞİİRE HAYATI ÇAĞIRMAK
       Şiirin temelinin, şairin kaynağının nerede aranması gerektiği üzerine bir tespit yapılacak olsa “söz”ün başlangıcına kadar gitmek gerekir. Çünkü şiir, sözün ağızdan çıktığı ilk andan itibaren insanların arasındaki varlığını sürdüren bir “biz”denliğe aittir. Dünya üzerindeki her toplum şiiri kuşanmıştır ve şairler toplumda öyle ya da böyle varlıklarını sürdürmüşlerdir.
       Hayatın kendisi şiirdir sözünü etmek için başımızı kaldırıp şu akıp giden dünya düzenine bakmamız yeterlidir. Dünyanın dönüşü, mevsimlerin bir ritimle kapımızı çalması, bir kuşun zamanı gelince göç etmesi bir ahenkten başka bir şey değildir.
       Şiirin sesini de ahenk oluşturur. Ahenk denen söyleyiş güzelliği şiirin ilk adımı sayılabilir. Diri söylenmiş bir şiirin ilk dizesi kendisini hemen ele verir ve şiirin bütünü için ipuçlarını sunar. Hatta bazı usta şairlerin şiirin ilk dizesini “asıl şiir” saymaları da bundandır.
       Örneğin; Edip Cansever şiirlerinde şairin asıl gücü ilk dizededir. Şair söyleyeceğini ilk dizede söyler, geriye şiiri şerh etmek kalır. Cansever’in ilk dizeleri alt alta getirilecek olsa ortaya güzel bir kolaj çıkabilir. “Dize işlevini yitirdi.” dese de Cansever; onun şiirlerinin birçoğunda şiir gücünü bazen tek dizeden alır. “Mendilimde Kan Sesleri” şiiri, bütüncül bir şiir olmasına rağmen, hatta yer yer öyküsü olan bir şiir olmasına rağmen şiirin bazı dizeleri vardır ki hem ahenk olarak hem de verdiği mesajlar olarak şiiri ayakta tutmaktadır. “Dağılmış pazaryerlerine benziyor şimdi istasyonlar” dizesi tek başına bir şiirin yükünü kaldıracak güce sahip bir dizedir.
       Şiirin özüne bakılacak olursa gizli ya da açık bir insanın nefesini hissetmek mümkündür. Şiirin bir insan yanı vardır. Hayatta olan her şeyin şiire girmesinde, şiirin gelenekten, gelecekten faydalanmasında bu insan yanının payı büyüktür. Şiirlerin nefes alıp verdiklerine inanmak gerek. Şiirin insanı hedef aldığına, insanı hedef gösterdiğine inanmak gerek.
       Peki, şairi hayatın ortasından, dünya keşmekeşinden şiire çağıran güç nedir? Şiirin varlığını işaret eden, şiirin var olduğunu gösteren en büyük işaret diğer şairlerdir. Şair, diğer şairler ile şiirini geliştirir, şairliğine yön verir. Şiir okuyarak, şiirlerle içli dışlı olarak kişi şairliğini geliştirir. Özgün olma yolunda ilk adımlarını şiirlerle atar.
       İyi şiirlerin ortasında bulunan kişi, iyi nedir bilerek şiirin dünyasına girer. Bu dünyaya girmek her zaman yazma noktasında olmayabilir. İyi şiirlerle hemhal olan bir kişi iyi bir şiir okuru olabilir.
       Şiir hayatın kendisidir derken şiirin karmaşıklığı ve çizgilerinin belirlenmesi de düşünülmeli. Şiirin ne olduğu üzerine bir ortak nokta belirlemek kadar zor bir tez yoktur. Şiir direniştir, ayrılıktır, kavuşmaktır, zülf-i yârdir, bir tutam güldür, biraz topraktır ya da her şeydir. Şiire nasıl bakarsan aslında şiir odur. Böyle bir çeşitlilikler dünyasında şiir için çizgileri belirlenmiş bir beğeniden bahsetmek mümkün değildir. Şiir hayatın kendisiyse, şiirin içindeki bir dizeyi de hayatın bir parçası sayıp kabul etmek, şiirin baş tacı yapmak da olağandır.
       Şiirin direnişten beslenmesi de hayata bakış açısıyla birebir ilgili bir durumdur. Akıp giden düzenden hoşnut olanların hoşsohbet şiirler kaleme almaları da bundandır. Şair, içinde bulunduğu durumdan tedirgin, rahatsız hatta endişeli olması gereken bir duyarlılığa sahip kişi olmalıdır. “İnsan Seni Savunuyorum Sana Karşı” tavrını takınan şair, şiirin yaşanırlılığını ve mesajın evrensel olanını vermek için kaleme aldığı şiirde duyarlı bir duruşu da benimsemiş olacaktır.
       Şiirde somut ve soyut hayatlar çarpışması sürekli olmuş bir mücadeledir. Somut olanın daha çok rağbet gördüğü dönemlerde materyalist bir kuşanmayla karşı karşıya olan şiir, soyuta yaslandığı zamanlarda da içinde gizemi ve imgeyi çoğaltmış, kapalı görünen ama derin çağıltıyla sesini yükseltmiştir.
       Şiir hayattan beslediği müddetçe şiir olur. Şiirin damarını başka yerde aradığında şiir şiir olmaktan çıkıp soyut bir tebessümün ötesine geçemez. İkinci yeninin her şeye rağmen kapalı kutu olarak algılanması, toplumsalcıların yer yer öne çıkması bu yüzdendir. Turgut Uyar, "Göğe bakma durağına" insanları çağırdığında herkes yönünü göğe dönebilir. Çünkü gök vardır ve bakılacak bir güzelliktedir. Edip Cansever “trenlere çikolata yediriyorum” derken ne kadar uzaksa yaşamın kıyısından “diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/mendilimde kan sesleri.” derken hayatın içindedir. Çünkü bu halk acıların ortasında büyümüştür, istasyonlarda hüzünlerini yoğurmuştur, dağılmış pazaryerlerine benzeyen istasyonlarda dişlerini sıkarak mendillerine kan kusmuştur. Şiirin can damarı hayatın ta kendisidir. Şair, hayattan ve şiirlerden beslendiği oranda şiirine güç katar. Çünkü soyut bir sedanın ardına düşerken bile somut bir taş ayağımıza takılabilir ve kuşlar kalbimizden havalanarak bilmediğimiz bir ülkeye doğru yol alabilir. Önemli olan kalbine kuşları, çocukları, evleri, şehrin karanlık sokaklarını, fırından yeni çıkmış ekmeği, ani bir fren sesini konuk edebilmektir.
Karabatak

Şiirlerinden Seçmeler:

DİLİMİN UCUNDA SEVMEK

Dönüp dönüp bakıyorum dilimin ucunda sevmek
Mevsimler ne kadar bizden aşk ne kadar yabancı
Beni yerimden eden bir tarih değişiyor
Yaşıma denk düşüyor yorulmuş bir fırtına
Günahımı taşıyan her omuz biraz eğik
Ayağımdan kayan dünya sanki daha telaşlı
Beyhude görünmüyor çektiğim her kürek
Büyük gürültülerle dalıyorum uykuya
Uyanmam yeni bir acı, dünya çekiliyor kenara
Küreklere asıldıkça varıyorum kıyıya

Mahcup iç çekişlerle suskunluğum artıyor
Vuruyorum kendimi hangi dağ denk düşerse
Kuşkum dilimin ucunda, sevmek nedensiz ölüm
Yeni yüzler buluyorum, yağmursuz ikindiler
Terk et tanımadığın beni, her şarkıyı yarım bırak
Kalbim denizleri çağıran bir asi kıyı
Ben artık gözlerimle giriyorum savaşa

Herkes telaş içinde suskunluğum bahane
İçimde fırtınalı dualar birikiyor
Allah şahit ya hepimiz masumuz
Saf tutuyoruz, önümüzde cennet, ardımızda bir ordu
Ah kalp! Her dağın ardında sen
Yalnızlık gelip gelip doluyor içerime
Ben artık kenardayım
Bırakın dünyayı dönsün kendi kendine

Kurumakta artık üstümde soluklanan nehir
Durunca, her yerde o bildik çığlık
Yürüdükçe dağ, taş köpüklü bir nehir
İyilik olsun diye dünya, dilimin ucunda sevmek
Çözüyorum düğümleri açılıyor yitirdiğim yollar
Allah şahit ya, melekler her yerde koruyor bizi.

“Dünya Telaşı” adlı kitabından

DÜNYA TELAŞI

 Beni ele verecek ne varsa dünyanın boşluğunda
 Tek tek ele verdim içimde ne kadar susmak varsa
 Yarış kazanıldıysa ne var, dünya rengini biraz daha kaybederken
 Dünya yer değiştiriyorsa çocuklar annesiz, coğrafya kurak
 Bir anlamı yok çiçekler ölülere örtü oluyorsa
 Heyhat! Geçiyor kara bir tren içimden sorgusuz sualsiz
  Dünya döndükçe hızla, değişiyorsa üstümüzdeki terk edilmiş iyi niyetler
 Şimdi kandır beni, her şey ne kadar güzel, değil mi kardeşlerim

Duysam ki rüzgâr dinmiş bütün ağaçlar yerli yerinde
Bir suyun ahengine kaptırırım kalbimi
Bir cinnetin kıyısında eşkâlimi yitirmeden yürüyerek
Ne kadar yüksekmiş dünya sizin telaş dediğiniz her şeyden
Ayağım kaydı düştüm yeniden geldim dünyaya
Kim bıraktı bu kadar rengi şimdi benim kalbime

Biraz daha direnç kalbime boşluk daha fazla büyümeden dünyada
Yiğitlik kalmasın masallarda, bilerek geçeceğim karanlık ormanlardan
En kötü alışkanlığım benim ölmekti durmadan
Sonra dirilmek güneş tenime değdikçe sanki hiç ölmemiş gibi
Tuttuğum tüm yasları bırakarak vakit geçmedi diyeceğim
Vakit hayli genç, yağmur, rüzgâr, şiir genç

Toprağa tutunarak, suyun akışını değiştirerek
Bereketli topraklar üstünde her gün yeni bir cemre olacak adımım
Yorgun dünya gençleşecek güneş gözlerini kamaştırdıkça
Karanlık kalmasın hiçbir köşede dünya telaşı işte
Üç günlük her şey gövdemizin yere düşmesi kalkması üç gün
Son bir yağma içimde, mutluluk kalsın diye
Dünya telaşı işte kanımın çağıldaması her şeye rağmen.

 “Dünya Telaşı” adlı kitabından