ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
BABAM VE İSTANBUL
Umudun en çalışkanı, hayatı incitmeyen adam
bir İstanbul çelebisi, sanki beyaz bir kuş
karanlığı topa tutan adam, mavi bir kâlp
yumuşacık bir deniz, bir geminin güvertesi
onurlu bir ömür, dürüst bir hayat
evinden ekmeğini eksik etmeyen sevgi kokusu
radyo tiyatrosu dinlerken hüzünlenen adam
Atatürk'ün sesini duyduğunda ağlayan adam
ne savaşlar görmüş de yenilmemiş
çekingen bir solgunluk, efendi bir güneş
mis gibi bir Türkçe, yürüyüşü ışıktan
yarasını gizleyen, alınyazısı güzel adam
erken büyümüş, vefa dolu, cesur adam
annemin en yakın evladiyelik arkadaşı
asidir, yorgundur, asabidir, burnunun dikidir
son şehir, son istasyon, son bahar, son çocuk
düzgün ceket, ütülü kravat, kırışıksız pantolon
avare olmamıştır hiç, dalavere nedir bilmez
iki yakası bir araya gelmeyen memur adam
aydınlığın özkardeşi, barış şarkısı bir adam
Babam; terleyen alnını sildiğim dua gibi bir adam!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
Engin Turgut'tan Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Engin Turgut'tan Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Kasım 2010 Cumartesi
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ANNEM VE GÖKYÜZÜ
Annem kalbi iyilik dolu komşuluğun mavi şarkısı,
kalbi kırık bir beyazlık, küs bir çocuğun büzülen alt
dudağı, açmadan önce solmayı öğrenmiş bir çiçeğin
uykusuz sancısı, yeni çağların merhametli ve cömert
hayalcisi, hayatın kalbinde oturan vefa çiçeği, sanki
üzgün bir gül yaprağı, ruhunda bayram sevinçleri
taşıyan, sevdiklerini sevgisiyle yaşatmaya çalışan
bir düş tıpırtısı, ağzını hicaz şarkılarıyla yıkayan
yağmur yalnızlığı, boynu bükük hatıralar kasabası,
kucağı sıcacık kuş cenneti, kalbi camdan bir hakikat
masalı, üşüyen ahşap bir keder, eski vapurlar, eski
trenler, eski yazlar, yazlık sinemalar serinliği, taş plak
bir gönlün solgun yorgunluğu, saksıdaki güz, balkondaki
güneş desenli hırka, içten sarılmanın konuşkanlığı,
her şeye üzülen, üzüm ve hurma kokan bir yemiş
ve hep incinmiş bir dut ağacı türküsü, annem portakallı
bir kurabiyenin gülümsemesi, hayatın alnına sığmayan
sıcacık nefes, dikiş tutmayan o ince yara, o ince hanım.
Melekler erken uyanır sabahları fakat ben annemden
başka gökyüzü görmedim!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
ANNEM VE GÖKYÜZÜ
Annem kalbi iyilik dolu komşuluğun mavi şarkısı,
kalbi kırık bir beyazlık, küs bir çocuğun büzülen alt
dudağı, açmadan önce solmayı öğrenmiş bir çiçeğin
uykusuz sancısı, yeni çağların merhametli ve cömert
hayalcisi, hayatın kalbinde oturan vefa çiçeği, sanki
üzgün bir gül yaprağı, ruhunda bayram sevinçleri
taşıyan, sevdiklerini sevgisiyle yaşatmaya çalışan
bir düş tıpırtısı, ağzını hicaz şarkılarıyla yıkayan
yağmur yalnızlığı, boynu bükük hatıralar kasabası,
kucağı sıcacık kuş cenneti, kalbi camdan bir hakikat
masalı, üşüyen ahşap bir keder, eski vapurlar, eski
trenler, eski yazlar, yazlık sinemalar serinliği, taş plak
bir gönlün solgun yorgunluğu, saksıdaki güz, balkondaki
güneş desenli hırka, içten sarılmanın konuşkanlığı,
her şeye üzülen, üzüm ve hurma kokan bir yemiş
ve hep incinmiş bir dut ağacı türküsü, annem portakallı
bir kurabiyenin gülümsemesi, hayatın alnına sığmayan
sıcacık nefes, dikiş tutmayan o ince yara, o ince hanım.
Melekler erken uyanır sabahları fakat ben annemden
başka gökyüzü görmedim!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
MOR RÜYA BARI
Sesin mektup olsa bir kuş gibi kanatlanır, dolaşır yeryüzünü
Ve içindeki keder mavileşir sen elmayı ısırdığın zaman
Sen turnalara baktığın zaman iklimler aşkla yer değiştirir
Sen üzgün evlerden güneş bakışımlı bahçeler yaparsın
Akan sularsın ağaçları şımartan, kalbisin çılgın sokakların
Ellerinde lirik telaş, ellerin gökkuşağı olmalı renkleri üzmeyen
Ellerin karanlığın penceresini kapatan bir kalp gözü sabahı
Ellerin aşk kurabiyeleri yapan mükemmel bir pasta ustası
Ah, biliyorum yaz okulu olmalı parmaklarındaki gülümseme
Çocuklar sevinsin diye parmakların dans ediyor renklerle
Ve şarkılar hatıra biriktiriyor, benim yerime de bak deniz orada
Deniz ve balıklar armağandır bizlere, roka ve rakı da öyle
Sevdiklerimiz de özler bizi ve inan ki ölmüyor hiçbir şey
Aşk istasyonunda ne kadar çok bekleyen varmış kendisini
Mor rüya barına gidelim, iki şiir parlatalım ve doya doya içelim
Ah, İstanbul'un gözleri senin gözlerine nasıl da benziyor ışıltılı
Gözlerin arkadaş ve sevgili, gözlerin gurbet gibi bakıyor
Gözlerin susmanın bulutlarını taşıyor ve masum yazlar
Sen incecik bir yağmur olmalısın ovaların kalbine iyi gelen
Küsmesin gözlerindeki martı, gözlerini al da gel adalara kaçalım
Lekesiz hevesler sahilinde rüzgâr olmalısın boşluğu kenara çek
İçimden geçen arsız kelimeler ıslık çalıyor duyuyor musun?
Biliyor musun nasıl da kıskanıyorum yenilmiş öteki yanımı
Bağışlar mısın şu geveze kalbimi, aklım hep şiirin diline düşüyor
Anlıyor musun herkese şiir yazılmıyor, üşüyor seyyah renkler
Erkenden uyanıyorsun sulardan önce, renkler kilit tutmuyor
Renklerin çocukluğu şen şakrak, renklerin kayığına binelim
Yalayalım renklerin, tuvalin, kâğıdın, boyanın kokusunu
Bir aşk kamaşması olsun hayat, sadece hayatın peşinden gidelim
Yırtılmasın daldaki mahcup gül, yırtılmasın kelimelerin saflığı
Rüyanın renkleriyle de yıkanır gövdenin güzden kalma akşamları
Kırlara inilir, bayırlara çıkılır, dumanı tüter yolcu olmuş ruhlarımızın
Yalnız ruhlar resitaline iki bilet aldım, ne kadar da kalabalıkmış salon
Hepimiz aşkın elinde oyuncak olmuşuz, kaybolmuşuz ıssız parklarda
Güngörmüş sokaklardan geçiyoruz, su gibi kardeşliğin yaz gecelerinden
Tanrının kalbine tırman, çok çalışsın ellerindeki ışık, şiirin ışığına tutun
Şehrin göğünü kucaklasın ellerin, çok olsun yüreği yufka dostların
Kediler gibi mırıldan renklerin duasını ve gölgeni de götür her yere
Düşlerini de götür, düşlerimizden daha büyük değiliz hiç birimiz
Komşun olsun kelimeler, kelimeler hiç bitmez hatırlamak için kendimizi
Eşyaların sessizliğine dokun, çünkü onların kalbi var, bakılmazlarsa ağlar
Kayıp bir eşya gibi durmayalım evlerin unutulan tozlu yerlerinde
Başkasına sığınmak ceza, kendimize sokulmak iyi olmanın şarkısı
Kasvet ve kahır o yaşlı trene binsin de gitsin, hakikat çiçeği el sallasın
Sahici bir vefanın alkışlarıyla ısınsın ellerimiz, gül koksun ellerimiz
Nefes olmanın bereketiyle gönlünü alsak şu yarası derin dünyanın
Arkadaşım gurbete sürgün olmuş, zalim anılar boşanıyor boğazından
Arkadaşım şiir olmuş, evlerden tuvallere, sokaklara kaçan solgun bir şiir
Şehirlerden, ülkelere uçan tek başına kalabalık bir resim meleği olmuş
Belki de bundandır fiyakalı bir aşkın dumanlı renklere doğru yelken açtığı
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
GAR VE TREN
Hangi garda bu kadar güzel bir şair vardır
Gardını almışsa kötülük, bizden uzak dursun
Evine geç dönen şiirler yazmaktan sıkılmadım
Ama yoruldum, beni efkârdan yağmur yapacaklar
Hangi aşkın içinde bu kadar güzel bir dem vardır
Tren kalkınca hatırlanıyor o sıcacık, üzgün anılar
Herkesin derdinden bir şiir çıkmıyor eyvah
Ama susuyorum beni şiirden şarkı yapacaklar
Valizin içinde saklanan solgun fotoğraflar vardır
Cumbalı evlerden kalan, rüyalardan arta kalan
Sahici kimse kalmış mıdır, garda bir başına yürüyen
Ama uykusuzum beni bir annenin kalbine bırakacaklar
Hangi düşlerin içinde bu kadar çok hayat vardır
Gar lokantasında Haydar vardır, bir kadeh rakıdır
Eskişehir ile Ankara arasındaki aşk bir başkadır
Ama korkuyorum beni bir tren sanacaklar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
SENİN YÜZÜNDEN
Sevmediğim şarkıları dinliyorum
Ve bazı şarkılar çok aptalca
Ve ben aptal şarkılar gibi
Bir sincap gibi şaşkın biriyim
Senin yüzünden.
Bazı şiirler roman olmuyor
Bazı romanlarda sen hiç yoksun
Hiçbir şarkı seni bana anlatmıyor
Üşüyen bir kedi
Durmadan ağlayan bir köpek gibiyim
Senin yüzünden.
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
AYNA
Aynadaki ruhun canı acımasın ki sır hayata dönüşüyor
tendeki gövde ve senin kadar bir sevgili gelmedi ki yeryüzüne
ama aşk bunu nerden bilsin. Ben insansam ve bir daha inansam
ve şarkılarım hep yarım kalsa. Uzun uzun çalsa şu gitar ve benim
nar yüzlü sevgilimin üzüm gibi bakan üzgün gözleri ışıldasa
ve şair kalbimize fısıldasa: “Sevmek ne uzun bir kelime”
ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Köhne bir kır
kahvesinde yüzün mavi bir gurbetse ve hayat ve ben bu yüzden
düşmüşsek klişe bir inceliğe, benim gönlüm ayna kadar derin
kırılabilir sana, ama ne çıkar ki bundan!
Işığın kenarına bırak beni
Ben senden gidemeyenim!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
NARLAR GÜZELİ
‘Nar’ için, İdil ve Haydar’a
Her yerim bir oyun bahçesi olsa da seni yaşamak ve sana ayna olmak derdimdir
Kime küstüysem içim gecesi oyulmuş bir nar kırıklığına çöl gibi derin gidendir!
‘Karamela şekerim’ geldin ya, ‘tarçın kokulu kız’ derdim ona ve melek şahanedir
Taşra çoktan öldü ve benden önce doğdu nar, hayat kaybedene var gibi gelendir!
Hiç acıkmadım çünkü varlığı tatlı bir nar gibi, içimdeki her tanesi sevincimdir
Çok bahsettik bizden, kimse kendini göstermiyor, suskun dervişler misafirimdir!
Nar semtine uğrarsanız, aşk denilen yokluk gönlünüze heves gibi, anne gibi gelir
Kimsenin evinde ne kedimiz ne gazelimiz ne de sesimiz uçsun, kalanlar efendidir!
Sizin şiiriniz neden hayata çıkmıyor, sizden gelen ya güz ya da gülen bir bahçedir
Bahçe orada kafiye olsun diye değildir, bahanedir, nara gidelim, o cezbe bizdendir!
Sadece şiirin kalbine koşalım, nefes açılırsa bilmemenin coşkusu ve eda sendedir
Dualardan yapılmış birer gölgeyiz, hatırlamak ne güzel bir turna, bir inceliktir!
Nar olsaydık keşke, bir sevene bin verirdik, kimsesizlikteki yağmur anlaşılabilir
Sadece heves olan şiire güvendik ve gücendik, nar sesi üzgün bir meyve değildir!
Ben bir şiir olsaydım, her şeyi içime atardım da nar olurdum, kelimeler birikebilir
Aşk gelmiş, adını nar koymuşlar, sen ne güzel bir şarkısın, elbette şiir bekleyebilir!
“Heves uykudaysa ruh çıplak gezer” doğrudur, Haydar ve İdil’e övgü demlenmiştir
Nardan ötürüdür gönlümün gördüğü ve ‘yağmur cemi’ ve cümlemiz derinlerdedir!
Nar beni çocukluğuma götürür, nar bize gülümser, en güzel şiir nar kızın gözleridir
Biraz büyüsün dilinde anne şekeri ya da babasının türküleriyle o mırıltı dinlenir!
Narla büyümek, narla nefes almak, bana rüya gibi gelen en güzel en zarif hediyedir
Cennet sayılır evlat kokusu, o benim yazmaya kıyamadığım nar sıcağı bir dizemdir!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
MOR RÜYA BARI
Sesin mektup olsa bir kuş gibi kanatlanır, dolaşır yeryüzünü
Ve içindeki keder mavileşir sen elmayı ısırdığın zaman
Sen turnalara baktığın zaman iklimler aşkla yer değiştirir
Sen üzgün evlerden güneş bakışımlı bahçeler yaparsın
Akan sularsın ağaçları şımartan, kalbisin çılgın sokakların
Ellerinde lirik telaş, ellerin gökkuşağı olmalı renkleri üzmeyen
Ellerin karanlığın penceresini kapatan bir kalp gözü sabahı
Ellerin aşk kurabiyeleri yapan mükemmel bir pasta ustası
Ah, biliyorum yaz okulu olmalı parmaklarındaki gülümseme
Çocuklar sevinsin diye parmakların dans ediyor renklerle
Ve şarkılar hatıra biriktiriyor, benim yerime de bak deniz orada
Deniz ve balıklar armağandır bizlere, roka ve rakı da öyle
Sevdiklerimiz de özler bizi ve inan ki ölmüyor hiçbir şey
Aşk istasyonunda ne kadar çok bekleyen varmış kendisini
Mor rüya barına gidelim, iki şiir parlatalım ve doya doya içelim
Ah, İstanbul'un gözleri senin gözlerine nasıl da benziyor ışıltılı
Gözlerin arkadaş ve sevgili, gözlerin gurbet gibi bakıyor
Gözlerin susmanın bulutlarını taşıyor ve masum yazlar
Sen incecik bir yağmur olmalısın ovaların kalbine iyi gelen
Küsmesin gözlerindeki martı, gözlerini al da gel adalara kaçalım
Lekesiz hevesler sahilinde rüzgâr olmalısın boşluğu kenara çek
İçimden geçen arsız kelimeler ıslık çalıyor duyuyor musun?
Biliyor musun nasıl da kıskanıyorum yenilmiş öteki yanımı
Bağışlar mısın şu geveze kalbimi, aklım hep şiirin diline düşüyor
Anlıyor musun herkese şiir yazılmıyor, üşüyor seyyah renkler
Erkenden uyanıyorsun sulardan önce, renkler kilit tutmuyor
Renklerin çocukluğu şen şakrak, renklerin kayığına binelim
Yalayalım renklerin, tuvalin, kâğıdın, boyanın kokusunu
Bir aşk kamaşması olsun hayat, sadece hayatın peşinden gidelim
Yırtılmasın daldaki mahcup gül, yırtılmasın kelimelerin saflığı
Rüyanın renkleriyle de yıkanır gövdenin güzden kalma akşamları
Kırlara inilir, bayırlara çıkılır, dumanı tüter yolcu olmuş ruhlarımızın
Yalnız ruhlar resitaline iki bilet aldım, ne kadar da kalabalıkmış salon
Hepimiz aşkın elinde oyuncak olmuşuz, kaybolmuşuz ıssız parklarda
Güngörmüş sokaklardan geçiyoruz, su gibi kardeşliğin yaz gecelerinden
Tanrının kalbine tırman, çok çalışsın ellerindeki ışık, şiirin ışığına tutun
Şehrin göğünü kucaklasın ellerin, çok olsun yüreği yufka dostların
Kediler gibi mırıldan renklerin duasını ve gölgeni de götür her yere
Düşlerini de götür, düşlerimizden daha büyük değiliz hiç birimiz
Komşun olsun kelimeler, kelimeler hiç bitmez hatırlamak için kendimizi
Eşyaların sessizliğine dokun, çünkü onların kalbi var, bakılmazlarsa ağlar
Kayıp bir eşya gibi durmayalım evlerin unutulan tozlu yerlerinde
Başkasına sığınmak ceza, kendimize sokulmak iyi olmanın şarkısı
Kasvet ve kahır o yaşlı trene binsin de gitsin, hakikat çiçeği el sallasın
Sahici bir vefanın alkışlarıyla ısınsın ellerimiz, gül koksun ellerimiz
Nefes olmanın bereketiyle gönlünü alsak şu yarası derin dünyanın
Arkadaşım gurbete sürgün olmuş, zalim anılar boşanıyor boğazından
Arkadaşım şiir olmuş, evlerden tuvallere, sokaklara kaçan solgun bir şiir
Şehirlerden, ülkelere uçan tek başına kalabalık bir resim meleği olmuş
Belki de bundandır fiyakalı bir aşkın dumanlı renklere doğru yelken açtığı
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
GAR VE TREN
Hangi garda bu kadar güzel bir şair vardır
Gardını almışsa kötülük, bizden uzak dursun
Evine geç dönen şiirler yazmaktan sıkılmadım
Ama yoruldum, beni efkârdan yağmur yapacaklar
Hangi aşkın içinde bu kadar güzel bir dem vardır
Tren kalkınca hatırlanıyor o sıcacık, üzgün anılar
Herkesin derdinden bir şiir çıkmıyor eyvah
Ama susuyorum beni şiirden şarkı yapacaklar
Valizin içinde saklanan solgun fotoğraflar vardır
Cumbalı evlerden kalan, rüyalardan arta kalan
Sahici kimse kalmış mıdır, garda bir başına yürüyen
Ama uykusuzum beni bir annenin kalbine bırakacaklar
Hangi düşlerin içinde bu kadar çok hayat vardır
Gar lokantasında Haydar vardır, bir kadeh rakıdır
Eskişehir ile Ankara arasındaki aşk bir başkadır
Ama korkuyorum beni bir tren sanacaklar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
SENİN YÜZÜNDEN
Sevmediğim şarkıları dinliyorum
Ve bazı şarkılar çok aptalca
Ve ben aptal şarkılar gibi
Bir sincap gibi şaşkın biriyim
Senin yüzünden.
Bazı şiirler roman olmuyor
Bazı romanlarda sen hiç yoksun
Hiçbir şarkı seni bana anlatmıyor
Üşüyen bir kedi
Durmadan ağlayan bir köpek gibiyim
Senin yüzünden.
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
AYNA
Aynadaki ruhun canı acımasın ki sır hayata dönüşüyor
tendeki gövde ve senin kadar bir sevgili gelmedi ki yeryüzüne
ama aşk bunu nerden bilsin. Ben insansam ve bir daha inansam
ve şarkılarım hep yarım kalsa. Uzun uzun çalsa şu gitar ve benim
nar yüzlü sevgilimin üzüm gibi bakan üzgün gözleri ışıldasa
ve şair kalbimize fısıldasa: “Sevmek ne uzun bir kelime”
ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Köhne bir kır
kahvesinde yüzün mavi bir gurbetse ve hayat ve ben bu yüzden
düşmüşsek klişe bir inceliğe, benim gönlüm ayna kadar derin
kırılabilir sana, ama ne çıkar ki bundan!
Işığın kenarına bırak beni
Ben senden gidemeyenim!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
NARLAR GÜZELİ
‘Nar’ için, İdil ve Haydar’a
Her yerim bir oyun bahçesi olsa da seni yaşamak ve sana ayna olmak derdimdir
Kime küstüysem içim gecesi oyulmuş bir nar kırıklığına çöl gibi derin gidendir!
‘Karamela şekerim’ geldin ya, ‘tarçın kokulu kız’ derdim ona ve melek şahanedir
Taşra çoktan öldü ve benden önce doğdu nar, hayat kaybedene var gibi gelendir!
Hiç acıkmadım çünkü varlığı tatlı bir nar gibi, içimdeki her tanesi sevincimdir
Çok bahsettik bizden, kimse kendini göstermiyor, suskun dervişler misafirimdir!
Nar semtine uğrarsanız, aşk denilen yokluk gönlünüze heves gibi, anne gibi gelir
Kimsenin evinde ne kedimiz ne gazelimiz ne de sesimiz uçsun, kalanlar efendidir!
Sizin şiiriniz neden hayata çıkmıyor, sizden gelen ya güz ya da gülen bir bahçedir
Bahçe orada kafiye olsun diye değildir, bahanedir, nara gidelim, o cezbe bizdendir!
Sadece şiirin kalbine koşalım, nefes açılırsa bilmemenin coşkusu ve eda sendedir
Dualardan yapılmış birer gölgeyiz, hatırlamak ne güzel bir turna, bir inceliktir!
Nar olsaydık keşke, bir sevene bin verirdik, kimsesizlikteki yağmur anlaşılabilir
Sadece heves olan şiire güvendik ve gücendik, nar sesi üzgün bir meyve değildir!
Ben bir şiir olsaydım, her şeyi içime atardım da nar olurdum, kelimeler birikebilir
Aşk gelmiş, adını nar koymuşlar, sen ne güzel bir şarkısın, elbette şiir bekleyebilir!
“Heves uykudaysa ruh çıplak gezer” doğrudur, Haydar ve İdil’e övgü demlenmiştir
Nardan ötürüdür gönlümün gördüğü ve ‘yağmur cemi’ ve cümlemiz derinlerdedir!
Nar beni çocukluğuma götürür, nar bize gülümser, en güzel şiir nar kızın gözleridir
Biraz büyüsün dilinde anne şekeri ya da babasının türküleriyle o mırıltı dinlenir!
Narla büyümek, narla nefes almak, bana rüya gibi gelen en güzel en zarif hediyedir
Cennet sayılır evlat kokusu, o benim yazmaya kıyamadığım nar sıcağı bir dizemdir!
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ACI VE ARZU
“Zira dün bir rüyadan ibarettir”
'Sen kırılgan ve kırıcı bir hayalden başka bir şey değilsin' dedi adam. Yaralı ve çok üzgündü. Bu dünya ona göre değildi belki de. Belki de onu bu dünyaya kapatmışlardı. Hep yenilendi adam. Hep kaybedendi. Uzun bir kırmızıydı kadın. Hüznün pas tuttuğu yerde bir cıvıltıydı kadın. Mülksüz ve çıplak bir rüyaydı adam. Aşkta ayıp ve günah yoktu. Acıdan ve arzudan kıvranan kayıp kelimeler otelinde çok yalnızdı adam. Kadın zihin açıcı şarkılar bestelediği zaman kalbimiz bayram ediyor, duygularımız tazeleniyor ve şımarıyordu canı sıkılan ruhlarımızın. Hüznü, aydınlığı ve umudu mesken edinmişti şarkılar. İlahi bir lezzetin tadını çıkarmanın sevinci kalbimizi ısıtıyordu. Adam, kadının kalbine nazar boncuğu takmak istiyor ama bir türlü onun kalbine ulaşamıyordu. Kadın ‘bir yokluk gibi susuyordu’ bazen.”Sen ne dili tatlı bir belasın, aşk gibi gülümsüyor sözlerin’ dedi kadın. “İki siz, iki de biz, dört ederiz, dört daha, eder sekiz, ikiye böl, bak biz bizeyiz” diye acı ve arzuyla mırıldandı adam. “Batıda Nobel, doğuda bedel ödersin” diyordu Aziz bir arkadaşım. “Ruhumu nasıl tutsam da seninkine değmese” diyordu Rilke.
“Ben bittim: Hiç olmazsa bir başkası başlasın benim bittiğim yerden!”
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
GECE VE KOKU
“Kişiliğiniz kaderinizdir.”
Aşkla damıtılan renklerin arasından çılgın bir hayat geçiyordu. Mor imgeler yağıyordu yaprakların arasından. Renklerin hayatı ruhumuza sığamayacak kadar resim olmayı bekliyor ve benim şu iflah olmaz serseri rüyalarım uykusuz bir sahil yürüyüşü kokuyordu. Belki de biz Itri ile Bach arasında sıkışıp kalmış yalnızlık şarkılarıydık. Belki de açılmayan bir kapının önünde yıllardır o bilgeyi bekleyen, sır kokan masum çocuklardık. Sen benden, ben senden vazgeçemiyorduk ve her birimizden aşk kıyameti kopuyordu. Üşüyordu kıymetli yanlarımız. Tutkuyla geceye hazırlanıyordu kadın. Boynundaki küçük melek dövmesi üşüyordu. Düşlerden birlikte uyanmak mümkün müydü? Uzak ve yetim olanın gurbetine düşmüş üzgün birer şiir gibiydiler ikisi de. “Sizin şarkılarınızdaki o ince derinlik bende yükseklik korkusu yaratıyor” dedi kadın. Gecenin ıslığı hiç susmuyordu. Vazodaki beyaz gül hıçkırarak ağlıyordu. “Biz birbirimizin içinde ‘Ullyss’in Bakışı” gibi kaybolduk dedi adam.
Mektuplar kıymetlidir, yanlış okursanız kıyamet kopar, pula dönersiniz!
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
ISLIK VE UÇURUM
“Dünyada bir tek hakikat vardı, cahiller onu çoğalttılar.”
Hayat ıslık çalarak geçiyordu önümüzden. Kokuşmuş, acı çığlık seslerinden geçilmeyen bu ikiyüzlü, bu vahşi, bu namussuz çağımızda cehennemi yasamadığımızı kim söyleyebilirdi? Bırakın ruhumuzun kirlenmesini, gövdemizi de yıpratıyorduk. Aşkın, üzümün sapına kadar yaşanması gerektiğine inanıyorduk. Aşkın varlığını ve yaşanabilirliğini hissetmek gerekti; aşka güvenmek ve onun hizmetine girmek lazımdı. Aşkı oraya buraya çekiştirip aşka yön vermeye kalkışırsak, aşkın altında kalırız diye düşünüyor ve aska inanmayanlara soruyordu: Aşk size inanıyor mu sanıyorsunuz? "Niye intihar edecekmişim; daha yaşayacağım onca hayal kırıklığı varken." Böyle mi demişti Emil Cioran. Doğrudur hem sanal, hem banal bir dünyada yaşadığımız. "Ancak kötü olabilecek kadar cesur olabilirsen, gerçekten iyi olabilirsin" diyordu birisi. Türkçenin saadeti geceleri uyumuyordu. Sürekli arzuda dolaşan, her şeye aşkla bakan, küçük şeylerden büyük hazlar çıkaran, derdi olan, derdi olduğu için şiirler yazıp, resimler yapan biriydi adam. Sanki uçurum çağına gelmiştik; vicdan çekilmiş, akıl çürüyordu sanki. Daha önce yazdıklarını düşünüyordu adam. Yazdıklarını tekrarlamaktan ve çoğaltmaktan da asla çekinmiyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın ve ruhumuzdaki karanlığın, şiddetin, kuşkuların ve iletişimsizliğin ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyordu. Acıyı bir oyuna dönüştürerek mi yaşıyorduk yoksa? Kendi iyiliğinden başka aksesuarı olmayan kalbimiz karşısında, gerçeğin gözleri fal taşı gibi açılıyordu. ‘Yüzünde kaç maskesi var insanın’ dedi adam. ‘Sanki bir nükleer sonrası hepimiz tuhaf yaratıklara dönüşmüşüz! Sanki ne çekiyorsak, kendimizden çekiyoruz. Yüzlerde hep acı! Zaten acı dolu bir çağda yaşamıyor muyuz? Hepimiz kargaya benziyor ve bu dünya sirkinde utana sıkıla varlığımızı sürdürüyoruz’ dedi kadın.
“O sevgi gibi, hatta aşk gibi görünen şeylerin altında eşsiz hesapların yattığını” gördükçe canımız daha çok yanıyordu!
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
MEKTUP VE TERZİ
“’Mesnevi’yi anlamayan nesle aşina değiliz”
Adam, Ahmet Haşim’in bir dizesindeki kelimeyi değiştirerek kadının kulağına fısıldadı: ‘Seni zarafet kumaşından mı yapmış terzi? Hayatın içine kaçmış olduğundan bir mıknatıs gibi her derdi ve sevinci kendine çekiyorsun. Seni içimize mi dikmişler? Evcil kadın, ehlileştirdiğin şarkılar bir yengeç gibi gülümsüyor ruhlarımızda. Şarkıların nazar çiçeği olmalı, dinleyenin aşk ağrısı diniyor. Hiçbir kelimeyi incitmeyecek kadar merhametlisin. Kanatsız meleklere kanat takıyorsun ve bir vefa güvercini olmuş kalbin. Şarkıların olmasaydı eksik ve yarım kalırdı sevgililer. Sen bir aşk burcusun ve falından batmayan bir güneş göz kırparak geçiyor. Senin kaderinde keder durmuyor ve sen keder bahçesinin de yüzünü güldürensin. Duygu selisin. Duygu yağmurusun. Duygu dolu bakıyorsun. Sana kem gözlerle bakanların gözlerinden güz yaşları ve cam kırıkları aksın. Seni kıskananların diline acı biber sürsünler. Aşk şekeri bir kadınsın. Şarkıların hem ağzımızda eriyor hem de kalbimizde bir yumruk gibi takılı kalıyor. Senin bal küpüne düşmek için bey arı olmak isterdim. Şarkıların kalbimizi acıktırıyor ve senin su gibi akan yüzüne ve arkadaşlığına doyulmuyor. Gülüşünle dünyanın yaralarını sarıyorsun. İyiliğinle ve cömertliğinle yoksul çocukların üşümüyor elleri. Aşkın ve gönüllerin göğüne sığmayan kocaman bir sıcaklıksın. Sen seçilmiş, tek başına çağıldayan bir çağsın ve seçen sensin. Dost ve seçicisin. İncelikler şiirisin ve çok şirinsin. Gönüller meclisinde demlenmiş bir cansın. Aşk kumaşından derviş hırkası giyinmiş gibi bir kadınsın. Düşler denizine demir atmış tek başına yüzen bir gemisin. Sahil de sensin liman da. Şarkılar dükkânın ve ruhun hep açık kalsın. Seni yaratan Allaha şükürler olsun ki, terzinin ellerinden, senin kalbinden öpülür. Seni seviyorum arkadaşım, canım, canım, cancağzım.’ Kadın, gülümseyerek Rumi’den bir dize okudu:
“Bir ağacım dallarımda eğitimli bir papağan, sessizliğim, düşünceyim ve sesim. Bir flütten gelen müzikli hava, bir ta-şın kıvılcımıyım, parlayan gülüm ve bülbülüm kaybolmuş bir ıtır içinde!”
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
ACI VE ARZU
“Zira dün bir rüyadan ibarettir”
'Sen kırılgan ve kırıcı bir hayalden başka bir şey değilsin' dedi adam. Yaralı ve çok üzgündü. Bu dünya ona göre değildi belki de. Belki de onu bu dünyaya kapatmışlardı. Hep yenilendi adam. Hep kaybedendi. Uzun bir kırmızıydı kadın. Hüznün pas tuttuğu yerde bir cıvıltıydı kadın. Mülksüz ve çıplak bir rüyaydı adam. Aşkta ayıp ve günah yoktu. Acıdan ve arzudan kıvranan kayıp kelimeler otelinde çok yalnızdı adam. Kadın zihin açıcı şarkılar bestelediği zaman kalbimiz bayram ediyor, duygularımız tazeleniyor ve şımarıyordu canı sıkılan ruhlarımızın. Hüznü, aydınlığı ve umudu mesken edinmişti şarkılar. İlahi bir lezzetin tadını çıkarmanın sevinci kalbimizi ısıtıyordu. Adam, kadının kalbine nazar boncuğu takmak istiyor ama bir türlü onun kalbine ulaşamıyordu. Kadın ‘bir yokluk gibi susuyordu’ bazen.”Sen ne dili tatlı bir belasın, aşk gibi gülümsüyor sözlerin’ dedi kadın. “İki siz, iki de biz, dört ederiz, dört daha, eder sekiz, ikiye böl, bak biz bizeyiz” diye acı ve arzuyla mırıldandı adam. “Batıda Nobel, doğuda bedel ödersin” diyordu Aziz bir arkadaşım. “Ruhumu nasıl tutsam da seninkine değmese” diyordu Rilke.
“Ben bittim: Hiç olmazsa bir başkası başlasın benim bittiğim yerden!”
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
GECE VE KOKU
“Kişiliğiniz kaderinizdir.”
Aşkla damıtılan renklerin arasından çılgın bir hayat geçiyordu. Mor imgeler yağıyordu yaprakların arasından. Renklerin hayatı ruhumuza sığamayacak kadar resim olmayı bekliyor ve benim şu iflah olmaz serseri rüyalarım uykusuz bir sahil yürüyüşü kokuyordu. Belki de biz Itri ile Bach arasında sıkışıp kalmış yalnızlık şarkılarıydık. Belki de açılmayan bir kapının önünde yıllardır o bilgeyi bekleyen, sır kokan masum çocuklardık. Sen benden, ben senden vazgeçemiyorduk ve her birimizden aşk kıyameti kopuyordu. Üşüyordu kıymetli yanlarımız. Tutkuyla geceye hazırlanıyordu kadın. Boynundaki küçük melek dövmesi üşüyordu. Düşlerden birlikte uyanmak mümkün müydü? Uzak ve yetim olanın gurbetine düşmüş üzgün birer şiir gibiydiler ikisi de. “Sizin şarkılarınızdaki o ince derinlik bende yükseklik korkusu yaratıyor” dedi kadın. Gecenin ıslığı hiç susmuyordu. Vazodaki beyaz gül hıçkırarak ağlıyordu. “Biz birbirimizin içinde ‘Ullyss’in Bakışı” gibi kaybolduk dedi adam.
Mektuplar kıymetlidir, yanlış okursanız kıyamet kopar, pula dönersiniz!
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
ISLIK VE UÇURUM
“Dünyada bir tek hakikat vardı, cahiller onu çoğalttılar.”
Hayat ıslık çalarak geçiyordu önümüzden. Kokuşmuş, acı çığlık seslerinden geçilmeyen bu ikiyüzlü, bu vahşi, bu namussuz çağımızda cehennemi yasamadığımızı kim söyleyebilirdi? Bırakın ruhumuzun kirlenmesini, gövdemizi de yıpratıyorduk. Aşkın, üzümün sapına kadar yaşanması gerektiğine inanıyorduk. Aşkın varlığını ve yaşanabilirliğini hissetmek gerekti; aşka güvenmek ve onun hizmetine girmek lazımdı. Aşkı oraya buraya çekiştirip aşka yön vermeye kalkışırsak, aşkın altında kalırız diye düşünüyor ve aska inanmayanlara soruyordu: Aşk size inanıyor mu sanıyorsunuz? "Niye intihar edecekmişim; daha yaşayacağım onca hayal kırıklığı varken." Böyle mi demişti Emil Cioran. Doğrudur hem sanal, hem banal bir dünyada yaşadığımız. "Ancak kötü olabilecek kadar cesur olabilirsen, gerçekten iyi olabilirsin" diyordu birisi. Türkçenin saadeti geceleri uyumuyordu. Sürekli arzuda dolaşan, her şeye aşkla bakan, küçük şeylerden büyük hazlar çıkaran, derdi olan, derdi olduğu için şiirler yazıp, resimler yapan biriydi adam. Sanki uçurum çağına gelmiştik; vicdan çekilmiş, akıl çürüyordu sanki. Daha önce yazdıklarını düşünüyordu adam. Yazdıklarını tekrarlamaktan ve çoğaltmaktan da asla çekinmiyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın ve ruhumuzdaki karanlığın, şiddetin, kuşkuların ve iletişimsizliğin ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyordu. Acıyı bir oyuna dönüştürerek mi yaşıyorduk yoksa? Kendi iyiliğinden başka aksesuarı olmayan kalbimiz karşısında, gerçeğin gözleri fal taşı gibi açılıyordu. ‘Yüzünde kaç maskesi var insanın’ dedi adam. ‘Sanki bir nükleer sonrası hepimiz tuhaf yaratıklara dönüşmüşüz! Sanki ne çekiyorsak, kendimizden çekiyoruz. Yüzlerde hep acı! Zaten acı dolu bir çağda yaşamıyor muyuz? Hepimiz kargaya benziyor ve bu dünya sirkinde utana sıkıla varlığımızı sürdürüyoruz’ dedi kadın.
“O sevgi gibi, hatta aşk gibi görünen şeylerin altında eşsiz hesapların yattığını” gördükçe canımız daha çok yanıyordu!
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
MEKTUP VE TERZİ
“’Mesnevi’yi anlamayan nesle aşina değiliz”
Adam, Ahmet Haşim’in bir dizesindeki kelimeyi değiştirerek kadının kulağına fısıldadı: ‘Seni zarafet kumaşından mı yapmış terzi? Hayatın içine kaçmış olduğundan bir mıknatıs gibi her derdi ve sevinci kendine çekiyorsun. Seni içimize mi dikmişler? Evcil kadın, ehlileştirdiğin şarkılar bir yengeç gibi gülümsüyor ruhlarımızda. Şarkıların nazar çiçeği olmalı, dinleyenin aşk ağrısı diniyor. Hiçbir kelimeyi incitmeyecek kadar merhametlisin. Kanatsız meleklere kanat takıyorsun ve bir vefa güvercini olmuş kalbin. Şarkıların olmasaydı eksik ve yarım kalırdı sevgililer. Sen bir aşk burcusun ve falından batmayan bir güneş göz kırparak geçiyor. Senin kaderinde keder durmuyor ve sen keder bahçesinin de yüzünü güldürensin. Duygu selisin. Duygu yağmurusun. Duygu dolu bakıyorsun. Sana kem gözlerle bakanların gözlerinden güz yaşları ve cam kırıkları aksın. Seni kıskananların diline acı biber sürsünler. Aşk şekeri bir kadınsın. Şarkıların hem ağzımızda eriyor hem de kalbimizde bir yumruk gibi takılı kalıyor. Senin bal küpüne düşmek için bey arı olmak isterdim. Şarkıların kalbimizi acıktırıyor ve senin su gibi akan yüzüne ve arkadaşlığına doyulmuyor. Gülüşünle dünyanın yaralarını sarıyorsun. İyiliğinle ve cömertliğinle yoksul çocukların üşümüyor elleri. Aşkın ve gönüllerin göğüne sığmayan kocaman bir sıcaklıksın. Sen seçilmiş, tek başına çağıldayan bir çağsın ve seçen sensin. Dost ve seçicisin. İncelikler şiirisin ve çok şirinsin. Gönüller meclisinde demlenmiş bir cansın. Aşk kumaşından derviş hırkası giyinmiş gibi bir kadınsın. Düşler denizine demir atmış tek başına yüzen bir gemisin. Sahil de sensin liman da. Şarkılar dükkânın ve ruhun hep açık kalsın. Seni yaratan Allaha şükürler olsun ki, terzinin ellerinden, senin kalbinden öpülür. Seni seviyorum arkadaşım, canım, canım, cancağzım.’ Kadın, gülümseyerek Rumi’den bir dize okudu:
“Bir ağacım dallarımda eğitimli bir papağan, sessizliğim, düşünceyim ve sesim. Bir flütten gelen müzikli hava, bir ta-şın kıvılcımıyım, parlayan gülüm ve bülbülüm kaybolmuş bir ıtır içinde!”
“57 Model Chevrolet ya da Küçük Caz Şarkıları” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER

ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
HAYAL
Işığın semtinde, buğuevinde oturuyor
ve bir yılan gibi kıvrılıyorsun rüyalarımın sırtında
yağmur saçlı, kuytu bir kadın olmalısın.
Masallardan oyduğum bir tanrıçasın,
tutup kendini bir güle öptürüyorsun, kendi
gurbetine tutunan bir yaprak kadar incesin.
Bakışlarında avare gökyüzü, ellerin ateşten
deniz, kendime senden bir yaz gecesi yapsam
ve sesindeki ışığı kana kana içsem.
Bir ipeğin pembe vakti olmalısın, hazan tavrı
inliyor kaygan teninde, melekler korosu başlasın
ağzında yakamoz bir gülümseyiş ve mor
bir mağara bacaklarının ormanı.
Derin macera, uykusuz bir hayal olmalısın,
hiçbir zamana sığmayan avangard bir kadınsın,
lirik bir mavisin, gözlerinde uyumasam da,
o beyaz gövdenin coğrafyasına gömülsem.
Sana susamış bir bahar şıkırtısıyım.
Uzaklığından nazlı bir fayton geçiyor.
“Mahcup” adlı kitabından
ÜZGÜN MEKTUP
Saflığım ve telaşlı yanımla ruhunda bir sabah gülümseyişi
olmak, kelimelerimle sana dokunmak istiyorum. Yüzünde
sarışın bir huzur var. Gözlerindeki anlam bir yanıyla evcil,
öbür yanıyla sanki aşkın ayaklarına kapanacak kadar derin.
Sana teşekkür ederim gözlerindeki bahçe hep ışıldadığı için.
İçimin denizinde bir kayık yüzüyor bir de küskün kır çiçeği.
Seni düşünürken boynumun sokağından bir fayton geçiyor.
Seni düşünürken parmaklarım yasak meyveye dokunuyor.
Seni düşünürken bu şehirde kaybolmuş gibi oluyorum. Sanki
kalbime yağmur yağıyor. İçimden ılık bir ürperti kopuyor
ve ensemden başlayan sıcaklık hüznün buğusuna karışıyor.
Kulağıma deniz kokusunun o mavi sesi geliyor. İnsan bu
masmavi sesle yıkanır da kurulanmak ister mi hiç?..
Oysa ben ne kadar çok çocuk kalmışım. Tenimi sıksam
nehir fışkıracak. Ruhumu başa sarsam her yanımdan sokağa
dökülecek iflah olmaz bir yaz duygusu. Bak kırlangıçlar da
geldi. Birazdan haziran göz kırpacak aşk delisi kalbimize.
Martı yüzlü hayta bir çocuğum işte! Tatlı bir öpücüğün
esintisinden, hevesli ve cilveli bir bakıştan, sıcacık bir kalbin
fısıltısından, insanı incitmeyen masum günahlardan, incirin
ve narın sohbetinden, ruhuma dokunan sahici bir aşkın
inceliğinden başka ne isterim ki?..
Kedi gözlü, hercai güneş bakışlı, eflatun yürüyüşlü, hayatın
balına koşan, dallarından sisli bir İstanbul manzarası taşıran,
sevgisinde cömert, kuğu duruşlu göl çiçeği kadın! Sahi ben
sana yazdan arta kalanları değil; üşüyen düşlerimi ve
mimozaları anlatacaktım. Kirpiklerinden öpülecek bir yer ayır
bana. Issız ve bozkır yanım şımarsın. Yatışsın şu zalim hayat.
Ve herkese akmayan ahşap şiirlerim uslansın. Ah benim
lunapark şenliği çocukluğum ne kadar da dalgın ve konuşkan.
İçimizdeki cesur kıpırtı rüyasız kalmasın, renkler denizinin
sönmeyen ey mor feneri, hüzünlü bir şarkı akıyor ellerimizden
ve neden hiç susmuyor gönlümüzün şakrak kuşları? Ben de
akmak isterdim melekler deryası gözlerinden.
Sen kımıldayan göğün ruhu, sıcak şarap, üzgün mektup, çılgın
bir pınar olmalısın! Aşk denilen parkta sabahlasak da güneş
ruhumuzu yalasa ve sen bir kez daha yanımda uyusan ve ben
incelikler ülkesi kalbine sokulup oracıkta ölsem. Resim gibiydi
gövdemizin uykusuzluğu ve gözlerimizdeki parıltı en tutkulu
gecelerimizdi.
Sevgilim gevezeliğimi bağışla ve beni içindeki avluya çıkar.
“Mahcup” adlı kitabından
YALNIZLAR GAZELİ
Oysa sizin gülümseyen meleklerinizden
Biri olmalıydım, dua ve alışkanlık uykularda kalsın!
Bana ritmik ve aynı zamanda aksak sözler biçtiniz
Bana lirik davranmadınız, bana ağır ceza dışarıda kalsın!
Acemi bir hakikat tırmalar sokaklara sürgün ellerimi
Bir zeytin kadar lokma olamadım, ikindi zamanlar kalsın!
Ben sizde masalsız, suçlu ve uykusuz biriydim
Varlığım yaver gitmedi, üşümelerim sizde kalsın!
Tenha bir gölgeydim, incinen, imkansız bir hatıra
Bendeki aynaya iyice bakın, vicdan ve korku orada kalsın!
Ben şiirlere ve eski zamanlara düşkün bırakıldım
Ezilmiş ve nefessiz kalmış mürekkeptim, resimlerim kalsın!
Budala bir rüyadan bana benzemeyen bir maviydim
Susayan yalnızlığım vardı, Ali türküleri şurada kalsın!
Bu dünyada şaire kıyılır, akşam güneşleri anlaşılmaz
Vefa anlayana çalışkan, anlamayana hüznün kokusu kalsın!
Ey gönlüm “gazap üzümleri” miyim, neyim ben?
Masumiyet şapkalarını savurun, birisi boşlukta kalsın!
Sevgili sevgilim, yeryüzünden bir dil olup sefere çıksaydık
Yokluğumuz seher bahçesiydi, asık yüzlü kelimeler kalsın!
Şiir neyin tesellisiydi bilmiyorum, aşk galiba git git bitmiyor
Kalbime imkan tanımadınız, şarabın bakışları kalsın!
Biliyorum siz bana hep siyah bir kahır gibi davrandınız
Yazgımın telaşıyla söylüyorum işte: Sizdeki rüyalarım kalsın!
“Mahcup” adlı kitabından
SUYUN RÜYASI
Sesinizde dünya kadar ilk yaz var ve kırılganlık akıyor
hüzünlü akşamlarınızdan.Telaşlı bir maviyim size ben.
Dingin bir zamanın ışığı sızıyor ruhumdan.Temmuz
yüzlü bir gemi geçiyor güneşli parmaklarınızın arasından.
Siz bana sevimli bir yağmur olsanız, durmadan yağsanız
mor adalarıma.
Bana tene dokunur bir şey söyleyin, ahşap yanım
çıtırdasın ve ben sizin küçük çığlıklar ülkesi kalbinize
sığınsam, yırtılsa maskelerimiz, omuzlarımızdan suyun
rüyası ruhumuzun dibine kadar aksa, durmadan birbirimizin
gönlüne ve kasıklarımıza kadar ıslansak. Şu harap olmuş
dünyada birbirimizin kumsalında hayata ve göğe bakıp
gülümsesek, çocuklar gibi el ele tutuşup birbirimizin
gözlerinde kaybolsak.
Ah şu benim uçurum aklım, zihnim karışıyor hisler
sinemasının balkonunda. Aklıma çarpan suyun rüzgarıyla
başım dönüyor, bensiz paslanıyor kelimelerin huzursuzluğu,
canı sıkılıyor unutulmanın ve hatırlamanın esrik yalnızlığı.
Ben sadece su olmak istiyorum kimsesiz bir sahilin güz
buğusu sisinde. Mağrur bir sürgünüm kalbinizde,
çekemem elimi kalbinizden. Benim sularla birlikte taşan
öyküm, ödünç alınmamış akşamlardan sızan solgun
bir şarkıyla başlamıştı.
Size doğru bükülen, düşlerinizi denize boyayan, lunapark
neşesi bir limanım size ben. Yüzünüzden sarkan düş
kamaşmalarıyla yıkanıyor gönlümün uzun macerası.
Bir suyun tıkırtısıyım.Yırtılan hayallerimi fiyakalı
bir gecenin arzusuyla dikiyorum. Bana ışığını püskürt,
renklerimle seviş, beni imgenin gurbetine fırlat ve şu
benim kabına sığmayan suyumdan ısır.
Siz benim elma kokan uykusuz saflığımsınız. Üşüyen
bir boşluğun ıslığı kıvranıyor bedenimde. Dumanım tütüyor
kalbinizde, siz yoksanız her şey nasıl da hurdaya dönüşüyor.
Hadi gel şu bizim olmayan aşkın gurbetini ruhuma sapla,
bir melek gibi şımarsın nü yanım, kaybolmuş gölgeler
rıhtımında beni bul, şu hüzün şamarları bitsin, sarsılsın içim.
Hayallerimi kışkırt, bir havai fişek gibi patla ruhumda ve aşkın
o mavi avlusunda mırıldansın sulara değen incecik
ellerimiz...
“Mahcup” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER

ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
BAHAR HANIM
Bahçemizde bir cümleydiniz bahar hanım, kalbinize
bir bulut gibi girerdim, bilirsiniz aşk hep kaybederdi
bir melekle yer değiştirirdi ruhumuzun iç kanaması,
heves hiç uyumazdı rüyalarımızda, durmadan bir mer-
mer daha kopardı şuramızdan, dağılan bir mürekkebin
lezzetiydiniz, mektuplarınızla boşluğunuz arasında
gümüş tüyler dökülür, masanızda kimseye gönderile-
meyen yoksul bir şiirin çocukluğu dururdu!
Sizin meleğinizi hiç üzmedim bahar hanım, kelimelerin
gurbetinden geçiyoruz, şiir hep genç ve yetim bir şey
değil midir bahar hanım, çilek sizi mırıldanıyor, herkes
kendisini kiraz sanıyor, sanıyorum sizin adresiniz de
kendisini bir mektup sanıyor, dili tutuluyor yazların
siz yazları terkedeli kaç yaz geçti allahaşkına!
Bahar hanım, bahar hanım, siz sonbaharın gövdesine
bir kere yayılın, tatlı bir kahve söyleyin kendinize
Hafız’dan, Erol Bey’den, Dede Efendi’den, efendime
söyleyeyim, hüzzamlar dinleyin, çünkü elleriniz ormanda
çalışanların feneri, pusulası gemicilerin, elleriniz güneş
burkulması, bakın kalbinizi saymıyorum, o hep bir
ay tutulması!
İyiliğin sokakları dar, suluboya bir haziran bekliyor
kapımızda, akşamlar hiç susmuyor, dünyanın sayfaları
gibi her gün hayata açılıyorsunuz, yağmurunuz herkese
yağmıyor, kuşlar kadar yalnız ve garip uçmaktasınız!
Bana suyunuzu ve nefesinizi bırakıp neden gittiniz
Bahar Hanım, bahar hanım, keşke bir hayal olsaydınız!
“Mucize Tozları” adlı kitabından
ARKADAŞIM MAVİ
Babil'in eskimeyen diliyle yıkansak seninle
inceliğimizi giyinsek, dayansak arkadaşlığın kapısına
gündüzün ısrarıyla geceyi yorgun düşürsek
eski bir lezzetti günah
kederli bir serçeydi kalbimizin ötüşü
zaman annesizdi, unutmadık masallardaki
o çocuğun masmavi bakan gözlerini
kokumuzdan şarap yaptılar, unutmadık onyedi ağustosu
kolu kanadı kırık bir sandalın deniz diye diye inlediğini
güneş kibirliydi, su dalgın, ruhumuz kilitli
gül kustuk, hasta yatağından uyandırdık ıssız rüyalarımızı
ağaçlar yağmura acıkırdı, üzgün bir evdi sessizliğimiz
süt kokardı dualarımız
bulutlarını bana bağışla, ellerinin ışığını göster
bu deli ve ıslak yüzümüz adamı öldürür
uçurur beni iyiliğin koynunda beslediğin yaz
beli ince bir rüzgarın boşluğuna dolandı yaralarımız
ah, doğunun o sıcak kalbiyle sarıldık birbirimize...
“Mucize Tozları” adlı kitabından
EYLÜL
Yağmurunuz olsaydım üzümün ve kirazın
ruhuna kadar sızardım da Türkçe gibi
kana kana gönlünüzdeki saadete akardım
uzaklığınızın kıymetini bilirdim de ezberlerdim
içimde açtırdığınız çiçeklerin gurbetini
siz bir fal kadar derin ve bir okul kadar beyaz
sanki hep bir yaz gövdesiydiniz
aydınlık gözlerinizden ışığınız dökülürdü de
beyaz bir ipekte köpürürdü ten
kalbinizde susmayan ince bir ıslığın kederi oturuyor
çocukluğumun kokusunu hatırlatıyor yüzünüzdeki gülümseme
ah, bu eylül şehrinde ellerimiz mırıldanıyor...
Sanki her şarkıda cömert rüzgarınız esiyor
ağzınızda gün görmüş bir sonbahar bestesi
uykunuzdan yakıcı renklerin macerası geçiyor
uzun bir tutkunun uçurum korkusu dalgınlığınız
yalnızlığınız bir adres gibi kelimelerinizi arıyor
bulutlar size parvane, bendeki şarkınız eskimiyor
yirmidört saat açık ruhunuz, ruhunuza hayat sızmış
gecenin inciri akıyor ruhunuzdan, siz bunu anlarsınız
fazla beyaz kasıklarınız, dayanılmaz yumuşacık karnınız
kirpikleriniz vakitsiz bir akşam, omuzlarınız ıssızlık parkı
dokunsam göl fışkıracak mahcup kuytunuzdan
ah, bu eylül şehrinde arzularımız mırıldanıyor...
Bende bıraktığınız yaranın eline kimse su dökemez
madlen bir çikolata olmalısınız, sizi bir kere ısırsam
kendimi size lunapark yapsam, başımı döndürüyorsunuz
siz gülümseyince kuşlar ötecek sanıyorum
yavru bir geyik oluyorum ormanınızın arasında
sesinizdeki buğunun kapısında yıllarca sabahlasam
rüyacınız olsam da kalbimin dumanını yüzünüze üflesem
boynunuz mavi bir gülün inleyişi, boynunuzda yıldızlar patlıyor
şekerci dükkanı olmalı ağzınız, beni oraya hapsedin
beni emzirin, içimdeki çocuğu eğitin, beni ateşinize sarın
ölümüne dans edin benimle, kasırgamı yatıştırın
Ah, bu eylül şehrinde aşkımız mırıldanıyor...
“Mucize Tozları” adlı kitabından
KORKULAR GAZELİ
Fal bilmez bu işleri, içimiz yanlış bir korkuyla yırtılır!..
İnleyen bir gök tadında, uçmanın nafile sevinciyim,
kuşlar yırtılır!..
Ruhum gurbet odası, sözler esrik, taşlar yorgun,
hayat tuhaf, yollar yırtılır!..
Kendimi çaksam fırtına, bir daha yansam çöl garip,
köle yırtılır!..
Neyin tıkanıklığı bu yazgı, kendime katlanmışım,
gecesi pusulanın yırtılır!..
Başım dönüyor kendimi öldürmekten, keder ezilmiyor,
aklımız yırtılır!..
Yeter!.. Bu şehri terk etmek geliyor içimden, aramızdaki
duvar yırtılır!..
Ay düşünür, ağaç bilir, gölgelerimiz bile yalnız, ışığı
akşamların yırtılır!..
Şu zalimi kalbimden kazımalıyım, üşüyor mermer,
sanki sular yırtılır!..
Ey saflığın yanık meleği, her yanım kanlı, şarap devrilir,
sürgün yırtılır!..
Susmayan bir sıkıntıyım, toz kondurtmam buhar olan ne varsa,
anılar yırtılır!..
Her şey hayâl olur, hiç uyumaz gövdem,
anlamın seması yırtılır!..
Boynum eskimeyen bir gam vaktidir, kırılır sesimizdeki arzu,
boşluk yırtılır!..
Bu gazel sarhoş bir yağmura benzer, kim nefesiyle kalmıştır,
insan yırtılır!..
“Mucize Tozları” adlı kitabından
AŞKIN MİNESİ
Birimizin ışığını herkese hatırlatacak kadar cesur
kalbinden öpüyorum, yağmur bize bakıyor, iyilik
burcundan bir kadın sarı bir ormana kaçıyor, yaz
geçiyor sen geçmiyorsun, kalbim üşüyor sen bil-
miyorsun, sonsuzluk bitiyor sen bitmiyorsun, aşka
kar yağıyor sen görmüyorsun!..
Kuşlar eskisi gibi uçmuyor, dalları kırılıyor hayâl-
lerimizin, hayat senin gözlerine benziyor, gülüşün
bahçeye!..Aşkı yıldızların altında unuttular, şimdi
her şey bildiğiniz gibi, yaz bitti, işte bir rüya daha
eskiyor, sen hep susuyorsun!..
Ey yağmurunu parklarda unutan pastel kadın,
neden hep yüzünde koyu bir akşam gezdiriyorsun
melek üşüyor, sen ona bir çocuk daha veriyorsun
hepimiz ısınıyoruz, mavi bir gece başlıyor, yağmur
kokuyoruz ve sen durmadan gölgeni ne güzel
büyütüyorsun!..
Lambası açık düşlerimizin, hayâl büyücüsüyüz
sihir yazıyoruz aşkların gövdesinden, zaten aura
dediğimiz nedir ki, bakın aşk geçiyor her
yerimizden, hem buralarda renkler sır vermiyor
artık, içimiz daralıyor, kalbimizden başka
kimsemiz de kalmadı, bir yalnızlık gelmişti üstümüze
yaz diyordum yaza yaza bitmiyor, çocukluk hiç
eskimiyor, sen bunu hep yaşıyorsun!..
Ah, Andre Gide’ceğim buralardan, yalnızca
başı dönecek şehrin, denize arkasını dönmeyen
bir sokaktan geçiyorum, yüzümdeki imgeyi incit-
mişler, îmâya yeni bir eda getirmişler, kalbimin
şıkırtısıyla güneşi gezdiriyorum, ey yetim kelimelerin
alın yazısı, ben sizi konuşkan bir cümlenin altında
çağlar sıkıldı çok bekledim, muhacir bir trendim
ah, o cansever sesiniz, sesinizi dumanlı bir peronda
kaybettim, sen uzakları bana Prag, çünkü
bir aşk kaçakçısıyım, her gün vuruluyorum ama sen
duymuyorsun!..
Aşkı üfleyerek içiyorum sanmayın, ince bir sızının
kıyısında dalgın oturuyorsun, kuşların ayaklarıyla
dolaşıyorsun, ruhunun şapkasını evde unutmuşsun
sisine dokun rüzgârın, kelimelerin toprağını sev
zamanı durdur, elmayı ısır, nara dokun, inciri paylaş
aşkı şeytan doldurur, yalan!..Sen bahçeden dışarı
çıkma, kırılmasın aramızdaki derin geometri, bak sen
ışığı böyle ne güzel tutuyorsun!..
“Mucize Tozları” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER

ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ANNE
Siz ağaçlardan daha çalışkansınız anne! Rüyadaki gurbet suçsuz! İnsan yüzündeki hiçbir çizgiyi değişmem bilgisayarlara! Matematiği sevmiyorum, içtiğim sigaraları sayıyorum. Hava kışlasın varsın, biz yine yolunu buluruz yazın! Yengeç, güz ve ay! Hepimiz dostuz! Anne, söyler misin kabuğumuza dönmek için mi bunca acı? Ah Şeker Ahmet Paşa, neredesiniz Nazmi Ziya! “Alıntılar eşkıyalar gibidir, gelen geçenleri kanaatlerinden ederler” diyor birisi... Merhaba kristal adam! Bu dünyada hepimiz birbirimizin rüyası değil miyiz? Şiirini yazdıkça şair, bozulmuyor denge!..
“Aşkın Kırkbir Hali” adlı kitabından
BAHANE
Esrimenin dallarına sarılırdınız, elmasını ısıran bir çocuğun elleri gibiydi gövdeniz, arkadaşlığınız dalgınlığımıza iyi gelirdi, korkularım sizin iyiliğiniz içindi, yokluğunuza dayanamazdım, siz her şeyi açık unutur gözlerinizle gülerdiniz... Suç şahane, hayâller korkunç, yaz vefasız, aşk herkese oturma izni vermiyor, yanımda kalabilirsiniz... Aşkın uğramadığı limanlarda, sözcükler gemisini döküyor mu? Dünyanın altını üstüne getirmek için değil; dünyadaki bütün canlılarla barışmak için şiir yazıyorum. Ah, çocukların doğallığı, büyüklerin andavallığı, kimi şarkılarınsa matrak bir yapışkanlığı var... Korkularımdan ödüm kopuyor! “Kendi hayâllerim olmasa bile, başkalarının hayâlleri var ve ben hayâli en çok başkasında severim” dememiş miydin? Ey sevgili şair anlıyor musun beni, ot olmak istiyorum, dut yemiş bülbül olmak istiyorum aşkın önünde...
“Aşkın Kırkbir Hali” adlı kitabından
AVARE
“Dünyada kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum.” Melih Cevdet atını göğe bağladığından beri, en çalışkan avareyim şiirin gözünde... Siz ruhumu ne sanıyorsunuz? Dokunamadığınız kelebek, ısırmadığınız elmanızım! Eği-lip bir bakın içevinize, arkadaşlığın kokusunu duyarsınız... Kırkbir yıldır, bin dereden şiir taşıyorum. “İyiliğin dansını bana lütfeder misiniz?” diyebilmek için, evlât kokusundan parfüm yapmaya çalışıyorum. “Uçurumu sevenlerin kanatları olmalı.” Doğrudur, aşkın kuyruğuna takıldığım, hiçbir kelimeyi yalnız bırakmadığım, tuvallerimi de böyle boyadım: genzime kaçan bulutların bilgisiyle!..
“Aşkın Kırkbir Hali” adlı kitabından
BUSE
“Aşk ki firuze bir ağlamaktır unutma.” Ey sevgili aura, aşklara sığmayan gurbetim, paradoksum benim, dünyalı bir edayla şuramda duyduğum sızıyla yazıyorum şiirlerimi... “Sanki hayatın dalından kopmuşuz, ellerimiz sis sineması.” “Aşkın solgun ilçelerini dolaşıyoruz gecede.” Harala gürele yaşamadım hiçbir şeyi... Bay Sincap ile Bayan Nihayet şiirleri bunlar!.. Umuda müdavim yaşadım hep, umutsuzluğa bir çalım bir çalım!.. Ey öcü günler, siz bana sadece bir şeysiniz... Bense âşık olmaktan başka işe yaramayan bir şairim!.. Aşk hâlindeyim... Ey garson bana bir yokluk daha verir misiniz, lütfen ve itinasız duble!..
“Aşkın Kırkbir Hali” adlı kitabından
UKDE
“Ah, senin aşk kazaların, vakitsiz işten güçten atılmaların...” Ah benim pudra şekeri memleketim, sinderellam, penguenim, güzel hayvanım! “Bizi bizden eden bu doğulanmış akdeniz hüznü değil mi?” Kaybettiğim göz-lüğümsün sen benim! “Anladık ki yüreklilik belirli bir sillenin rengi, külbastısız sayfaları karıştırırken serüven.” “Felsefe yapmak için ölmek gerekir.” Aşka ancak yetişilir, uçan kadınlar ruhumuzdan henüz düşmediyse... “Biliyorum, konuşacak birşeyimiz yok! Ama ıstırabım sende, mutlaka al da gel.” Ey aşk, alacakaranlığım, balerinim, inceldiğim her yerimsiniz benim! Boşvermeyelim ve durmadan üşüyelim. Gidelim güzel yalanlar ülkesine... Örneğin kırk parçaya bölünmüş huylarımızın şehrine!..
“Aşkın Kırkbir Hali” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
BAY AVLU İLE BAYAN AY
Kırık dökük hayatlar toplayıcısıydı... Emprovize bir hayatın koy-nundan dışarı çıkmayıp, göndermelere bile gönderme yapabilecek denli ensiz ve sınırsız bir aşkın derin hazzına sığınıyordu Adam!..
‘Ben seni korurum, ışığa benzeyen bir su aktıkça, ben senin yapra-ğınla dans ederim, kaçamam delirmenin o ince dokusundan.’ Ken-dimden başka neyim kaldı, aşkın aşka açlığından başka...’ dedi Kadın!..
Bahçe içini yumdu, ormana sarıldı... Kalbi yırtmaçlı bir Kadın’dı... Pembe uzaklığı evlere sığmıyordu...
‘Hepimize sırlar bırakıp giden, kir ve kan sıçratan, taşrada orman-sız, dünyada ümitsiz, içimizdeki gülü çöle dönüştüren hayat: bazen seni hiç kullanmamayı düşünüyorum, zaten bu dünya sirkinde sıkıldım, utandım ve çok kırıldım...’ dedi Kadın!
“Sen kendini ne sanıyorsun o’sun!” diyordu Sartre!
“İnsan düş kurduğunda Tanrı katına çıkar...” diyordu Hölderlin! “Görenlere kısacık gönder-
meler yeter, üst tarafını kendin bulabilirsin...” diyordu Lucretius!
Ayışığı ve Pekosbil’in çocukluk arkadaşıydı Adam! Düş resitalleri dinlemekten yorulmuyor, canı sıkılan bir imgenin fotoğraflarını çe-kiyordu...
“Hayat güneşin altında oynayan bir oyun” olmaya devam mı ediyordu?.. Yaşadığı ince bir kederden başka neydi ki Adam’ın!.. ‘Şiir var’la yok olmanın aydınlatılmasıysa, muhatabı kimsesiz şiir-ler yazıyorum...’ dedi Adam!
Kadın Lewis Carrol’dan küçük bir pasaj okudu. Adam gülümsedi...
“Kral – Bak bakayım yola onlardan gelen var mı?.. Kimi görü-yorsun?..
Alice – Hiçkimseyi efendim.
Kral – Maşallah, ne kadar keskin gözlerin varmış. Hiçkimseyi görebiliyorsun.”
“Aşk: Canım Benim” adlı kitabından
BAY KORKU İLE BAYAN NAR
Topallayan uykuya dokunan rüya... Kimsesiz bir rüzgârın ve hiçbir şey olamamanın sevimli kederi... Tuhaf bir debelenme, masum fa-kat bir o kadar da acımasız, pas tutmayan bir masalmış hayat! Bir varmış, bir yokmuş... “Gökyüzünün altında sonsuz bir karmaşa hüküm sürmekte’ydi. Demek ki, “Her şey yolunda”ydı...
‘Gece gizemli bir düşevidir...’ dedi Adam... ‘Eylem trajedide yatı-yor, her şey olacağına varıyor, varsın...’ dedi Kadın!..
Hayatın kroşesi şakaya gelmiyor, içimize kaçan mavi genzimizde duruyordu... Bilek kalınlığında yalnızlığı vardı aşkın! Kadın; engellerle eğleniyor, Adam; acemiliğini kadınlardan çıkarıyordu... Kadın; her zaman bahçeydi, Adam kaktüs!..
‘Şu katiller çağında, gerçeği ne kadar öldürürsek, o kadar kendimiziz...’ dedi Adam!
‘İnsanların birbirlerine feci benzediği bu toplumda nasıl sıkıldığımı, nasıl ısırıldığımı anlatamam...’ dedi Kadın!
‘Kadınlara yakında bakıyorum. O kadar yakından ki, araya kendimi bile sokmuyorum. Eflatun vücutlar nerde gördünüz siz? Ben gördüm, öldüm! Anlamın peşinden gitmiyorum... Kelimelerin sesini boyuyor, kelimelere giysiler dikiyorum...’ dedi Adam!..
Kadın; şiirsel düşünceye yüz vermeyip, zekaya bel bağlamadan, imgenin şarkısını söylüyor, aşktaki o kısa süren hayatın renklerini öpüp alnına taşıyor, ruhundaki iştah neyi arıyor, nereye bakıyorsa, sanki oradan dönüyordu...
Herkes hayatını gizlemeli ve işaret parmağı açıkta kalmalıydı...
“Aşk: Canım Benim” adlı kitabından
BAY AVLU İLE BAYAN AY
Kırık dökük hayatlar toplayıcısıydı... Emprovize bir hayatın koy-nundan dışarı çıkmayıp, göndermelere bile gönderme yapabilecek denli ensiz ve sınırsız bir aşkın derin hazzına sığınıyordu Adam!..
‘Ben seni korurum, ışığa benzeyen bir su aktıkça, ben senin yapra-ğınla dans ederim, kaçamam delirmenin o ince dokusundan.’ Ken-dimden başka neyim kaldı, aşkın aşka açlığından başka...’ dedi Kadın!..
Bahçe içini yumdu, ormana sarıldı... Kalbi yırtmaçlı bir Kadın’dı... Pembe uzaklığı evlere sığmıyordu...
‘Hepimize sırlar bırakıp giden, kir ve kan sıçratan, taşrada orman-sız, dünyada ümitsiz, içimizdeki gülü çöle dönüştüren hayat: bazen seni hiç kullanmamayı düşünüyorum, zaten bu dünya sirkinde sıkıldım, utandım ve çok kırıldım...’ dedi Kadın!
“Sen kendini ne sanıyorsun o’sun!” diyordu Sartre!
“İnsan düş kurduğunda Tanrı katına çıkar...” diyordu Hölderlin! “Görenlere kısacık gönder-
meler yeter, üst tarafını kendin bulabilirsin...” diyordu Lucretius!
Ayışığı ve Pekosbil’in çocukluk arkadaşıydı Adam! Düş resitalleri dinlemekten yorulmuyor, canı sıkılan bir imgenin fotoğraflarını çe-kiyordu...
“Hayat güneşin altında oynayan bir oyun” olmaya devam mı ediyordu?.. Yaşadığı ince bir kederden başka neydi ki Adam’ın!.. ‘Şiir var’la yok olmanın aydınlatılmasıysa, muhatabı kimsesiz şiir-ler yazıyorum...’ dedi Adam!
Kadın Lewis Carrol’dan küçük bir pasaj okudu. Adam gülümsedi...
“Kral – Bak bakayım yola onlardan gelen var mı?.. Kimi görü-yorsun?..
Alice – Hiçkimseyi efendim.
Kral – Maşallah, ne kadar keskin gözlerin varmış. Hiçkimseyi görebiliyorsun.”
“Aşk: Canım Benim” adlı kitabından
BAY KORKU İLE BAYAN NAR
Topallayan uykuya dokunan rüya... Kimsesiz bir rüzgârın ve hiçbir şey olamamanın sevimli kederi... Tuhaf bir debelenme, masum fa-kat bir o kadar da acımasız, pas tutmayan bir masalmış hayat! Bir varmış, bir yokmuş... “Gökyüzünün altında sonsuz bir karmaşa hüküm sürmekte’ydi. Demek ki, “Her şey yolunda”ydı...
‘Gece gizemli bir düşevidir...’ dedi Adam... ‘Eylem trajedide yatı-yor, her şey olacağına varıyor, varsın...’ dedi Kadın!..
Hayatın kroşesi şakaya gelmiyor, içimize kaçan mavi genzimizde duruyordu... Bilek kalınlığında yalnızlığı vardı aşkın! Kadın; engellerle eğleniyor, Adam; acemiliğini kadınlardan çıkarıyordu... Kadın; her zaman bahçeydi, Adam kaktüs!..
‘Şu katiller çağında, gerçeği ne kadar öldürürsek, o kadar kendimiziz...’ dedi Adam!
‘İnsanların birbirlerine feci benzediği bu toplumda nasıl sıkıldığımı, nasıl ısırıldığımı anlatamam...’ dedi Kadın!
‘Kadınlara yakında bakıyorum. O kadar yakından ki, araya kendimi bile sokmuyorum. Eflatun vücutlar nerde gördünüz siz? Ben gördüm, öldüm! Anlamın peşinden gitmiyorum... Kelimelerin sesini boyuyor, kelimelere giysiler dikiyorum...’ dedi Adam!..
Kadın; şiirsel düşünceye yüz vermeyip, zekaya bel bağlamadan, imgenin şarkısını söylüyor, aşktaki o kısa süren hayatın renklerini öpüp alnına taşıyor, ruhundaki iştah neyi arıyor, nereye bakıyorsa, sanki oradan dönüyordu...
Herkes hayatını gizlemeli ve işaret parmağı açıkta kalmalıydı...
“Aşk: Canım Benim” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
BAHÇEYE HAYALDEN GİRİLİR
karayazım benim...yaz çocuğum...
seni yaz diye sevdiler...
Sizi kazandığım için, size kaybederek yaşıyorum...
Susar kalır sarışın ay! Su gibi ten arar. Su, suretimiz bizim. Ah, sokaklarda ağlar! Gölgenin oyununa gelelim, neşeli bir ıslıkla o bildik bahçemize kaçalım. Canı yanmasın diye aşkın, buhar olup göğe çıkalım. Kalbi kasılarak, yalnızca kalbiyle yaşayan eski hayal çocuklarıyız. Terk edildik ahşap bir cümleden...
Israrlı bir iyiliğin yıkılmayan hazzı. Benimle sussun şarabın mistik gevezeliği. Ey avuntular tekrarı dünya, çöl yağsın ki içime çocukluğunuz bende kalabilir, kalsın saflığın tahtadan atı. Kimsenin tutunamadığı camdan bir uçurum; size ne çok benziyor. Eşyayla aramızdan geçen serin su peşimizi bırakmadı. Ve sizin yere düşürdüğünüz aşkı tutup alnıma kadar taşıdım...
Her şey orada, trajik olana gidelim. Sonuna dek yaşayalım ayrılığı, ayrılmayalım ayrılıktan. Ne kadar acı çekerse ayrılık,
o kadar büyür... Büyüsün! Ne kadar zayıf kalırsak o kadar güçleniriz. Kafesteki kuşu salalım, biz girelim içine. Başkasından çıkıp kendimizde buluşalım. Ne ka-dar kendimizin oyuncağı olursak o kadar iyi... Mutsuz olmak yetmez! Mutsuz bile olmayalım...
İstemediğin kadar geçebilirsin kelimelerin üstünden. Küllerin gölgesinde kalbin, çılgın bir vedaya takılır. En masum gömleğiyle gezmelere çıkar rüya, çünkü aşk hepimize uzun
bir beyazlık bırakır...
“Bayan Elma” adlı kitabından
YAĞMUR HERKESE YAĞMAZ
Eski anne, eski çocuk, eski kumrallığımızdı
kendimize sarılırdık
Sokaklara sarkardık, küçücük şeylerle
dalgındık, birden uzardı dalgınlığımız...
Yırtılmazdı hayallerimiz
Kalbimiz yosun tutmazdı
Her şeyi hesapsız ve çılgın yaşayan
sezgi çocuklarıydık...
Senden başka gemi görmedim bizi bırakıp giden
Senden başka güvercin görmedim içimizde patlayan
Eskimeyen zarif bir yalnızlığa geri dönüyorsam
Maskesiz bir rüyayım artık, ayırmayın beni kendimden
Geçemezsin kalbimin kederinden
Aşk, beni kandıramazsın
Geçemezsin yağmurun derdinden...
“Bayan Elma” adlı kitabından
PENGUEN
Kimseye geç kalmadı, biz bir yerlerde donup kaldık. İnsanı
güneşe çıkaran bir kelebeğin cesareti. Hepimizde bir sıkımlık
kuş, hem boşa hem başa dönen. Dilimiz gibi kalbimizde sürçer.
Kimsesiz bir vedanın tırnakları uzar, başı döner buğunun...
Fonda mızıka ve yağmur, ne söylesek yalnız kalır!.. Bazı sözler
ötededir ve görülmüştür aşkın hızla geçtiği...
Aşk; içimde kanayan o muhteşem çınlama!..Ne yapsam
ayrılamıyorum canımın yanmasından! Her renk kendi
ölümüne mi ağlar?..Sade bir törenle kaldıralım hayatın örtüsünü.
Varsın söz dinlemesin kelimeler...
Eski bir alışkanlığın boynumuzda bıraktığı veda, göğe sıçrasın!
Ey cesaretin ay tutulması, seni kullanmıyorum artık! Saflığı
geri çekmiyorsam, kemikleri görünsün alnımın... Melek izin
versin geçeyim, sır evine dönsün sizden geçeyim. Çocukluğunuz
bende kalsın, kendimden geçeyim...Kelimeler, aşka can
verirler de taşıyamazlar ayrılığı...Biz kendimize gelemeden
eskitir kendisini...Ya da terk edemiyorken kendimizi buruk
vedalar sağanağıdır...
Halsiz bırakıldığımız bir orman yalnızlığı...Hayatımızı rulo
yapıp cebimizde taşımak isteği...Ve bir türlü tutkularımızdan
taburcu olamayız...Çıkmaz bir sokaktan geçip gidemeyen bir
rüyanın canı üşür, canı yanar bir ayna kendine bakarken...
Kendimize benzemekten başka şansımız kalmaz!..Boşluğuna
sarılırız kelimelerin...Camları açarsanız bu şarkı uçar!.. Allah
onun şiirini versin, kalbimizi ona uzatırız...
Oğlu babasına oyuncak bir penguen almış...
“Bayan Elma” adlı kitabından
BAYAN ELMA
Gök, kuşun uçuşunu görüyor. Gövdenizdeki ıslığı seviyorum.
Sizdeki tenha, ruhunu sevindiriyor kuğunun. Kalbinizin yarısı
yara, yarısı bende kaldı. Şu bulutları toplasam, birimizin yüzü
kar fırtınası...
Memnun cümle, ahşap yalnızlıktan kovulur. Kuş uyur,
ten uyumaz. Her şey öyle kalmıyor, had safhada masum bir
akşamsınız. Yaprak devrilebilir, fakat siz devrilmeyen
bir aşksınız...
Boş bulunmuştum sisinizde. Aşk diyordum aşk, hayallerime
sarılıp. Bir gülümseme, siliyor etini günahların. İhanet,
yolculuğundan cayıyor. Görmediğim bir rüyanın pastel derdi
üzerimde kalıyor. Bende sizinle su olup, dünyaya akmak
arzusu var!..
Yanlış veda, düşüncenin cebine sığmıyor. Dünyanın kalbi
kırıldığından, kuşlara karıştığımdan beri size delirdim, size
şımardım. Siz, ağzınızda uçurumlar biriktirmeyin. Küçük
bulutlara binip, bana gelin. Bana elmanızla, yağmurunuzla
gelin. Dantelin altında ten uyumuyor, sıyırıp atalım tenimizi,
ışığın arkasına yuvarlansın aklımız...
Siz orada, bir üzüm kadar sıkılıyorsunuz. Ey yüzümün
zarını öpen su, ey ağlar gibi yürüyen, rüzgâr gibi savrulan su,
bir fasıl daha geçtiniz kalbimin önünden. Kasırganıza
dokunsam ömrü uzar kimsesiz şarkıların. Suçsuzluğunuz
düşlere ayarlı, sözleriniz sütun, kelimeleriniz ikon,
gözlerinizden fırlıyor orman, göz gözü görmüyor, gözüm
önüme aksın...
Tırnaklarınızda alizarin kırmızısı. Uzun sarı saçlarınız
bardağımı taşırıyor. Işık nasıl da kırılıyor saçlarınızda.
Boşluk akıyor ellerinizden, o pembe uzaklığınıza duman
tanımıyor melekler. Her şeyin bir kederi vardır ya;
kederi bana verdiler...
Ah, tende heves, aşk sizde durmuyor...
“Bayan Elma” adlı kitabından
BAHÇEYE HAYALDEN GİRİLİR
karayazım benim...yaz çocuğum...
seni yaz diye sevdiler...
Sizi kazandığım için, size kaybederek yaşıyorum...
Susar kalır sarışın ay! Su gibi ten arar. Su, suretimiz bizim. Ah, sokaklarda ağlar! Gölgenin oyununa gelelim, neşeli bir ıslıkla o bildik bahçemize kaçalım. Canı yanmasın diye aşkın, buhar olup göğe çıkalım. Kalbi kasılarak, yalnızca kalbiyle yaşayan eski hayal çocuklarıyız. Terk edildik ahşap bir cümleden...
Israrlı bir iyiliğin yıkılmayan hazzı. Benimle sussun şarabın mistik gevezeliği. Ey avuntular tekrarı dünya, çöl yağsın ki içime çocukluğunuz bende kalabilir, kalsın saflığın tahtadan atı. Kimsenin tutunamadığı camdan bir uçurum; size ne çok benziyor. Eşyayla aramızdan geçen serin su peşimizi bırakmadı. Ve sizin yere düşürdüğünüz aşkı tutup alnıma kadar taşıdım...
Her şey orada, trajik olana gidelim. Sonuna dek yaşayalım ayrılığı, ayrılmayalım ayrılıktan. Ne kadar acı çekerse ayrılık,
o kadar büyür... Büyüsün! Ne kadar zayıf kalırsak o kadar güçleniriz. Kafesteki kuşu salalım, biz girelim içine. Başkasından çıkıp kendimizde buluşalım. Ne ka-dar kendimizin oyuncağı olursak o kadar iyi... Mutsuz olmak yetmez! Mutsuz bile olmayalım...
İstemediğin kadar geçebilirsin kelimelerin üstünden. Küllerin gölgesinde kalbin, çılgın bir vedaya takılır. En masum gömleğiyle gezmelere çıkar rüya, çünkü aşk hepimize uzun
bir beyazlık bırakır...
“Bayan Elma” adlı kitabından
YAĞMUR HERKESE YAĞMAZ
Eski anne, eski çocuk, eski kumrallığımızdı
kendimize sarılırdık
Sokaklara sarkardık, küçücük şeylerle
dalgındık, birden uzardı dalgınlığımız...
Yırtılmazdı hayallerimiz
Kalbimiz yosun tutmazdı
Her şeyi hesapsız ve çılgın yaşayan
sezgi çocuklarıydık...
Senden başka gemi görmedim bizi bırakıp giden
Senden başka güvercin görmedim içimizde patlayan
Eskimeyen zarif bir yalnızlığa geri dönüyorsam
Maskesiz bir rüyayım artık, ayırmayın beni kendimden
Geçemezsin kalbimin kederinden
Aşk, beni kandıramazsın
Geçemezsin yağmurun derdinden...
“Bayan Elma” adlı kitabından
PENGUEN
Kimseye geç kalmadı, biz bir yerlerde donup kaldık. İnsanı
güneşe çıkaran bir kelebeğin cesareti. Hepimizde bir sıkımlık
kuş, hem boşa hem başa dönen. Dilimiz gibi kalbimizde sürçer.
Kimsesiz bir vedanın tırnakları uzar, başı döner buğunun...
Fonda mızıka ve yağmur, ne söylesek yalnız kalır!.. Bazı sözler
ötededir ve görülmüştür aşkın hızla geçtiği...
Aşk; içimde kanayan o muhteşem çınlama!..Ne yapsam
ayrılamıyorum canımın yanmasından! Her renk kendi
ölümüne mi ağlar?..Sade bir törenle kaldıralım hayatın örtüsünü.
Varsın söz dinlemesin kelimeler...
Eski bir alışkanlığın boynumuzda bıraktığı veda, göğe sıçrasın!
Ey cesaretin ay tutulması, seni kullanmıyorum artık! Saflığı
geri çekmiyorsam, kemikleri görünsün alnımın... Melek izin
versin geçeyim, sır evine dönsün sizden geçeyim. Çocukluğunuz
bende kalsın, kendimden geçeyim...Kelimeler, aşka can
verirler de taşıyamazlar ayrılığı...Biz kendimize gelemeden
eskitir kendisini...Ya da terk edemiyorken kendimizi buruk
vedalar sağanağıdır...
Halsiz bırakıldığımız bir orman yalnızlığı...Hayatımızı rulo
yapıp cebimizde taşımak isteği...Ve bir türlü tutkularımızdan
taburcu olamayız...Çıkmaz bir sokaktan geçip gidemeyen bir
rüyanın canı üşür, canı yanar bir ayna kendine bakarken...
Kendimize benzemekten başka şansımız kalmaz!..Boşluğuna
sarılırız kelimelerin...Camları açarsanız bu şarkı uçar!.. Allah
onun şiirini versin, kalbimizi ona uzatırız...
Oğlu babasına oyuncak bir penguen almış...
“Bayan Elma” adlı kitabından
BAYAN ELMA
Gök, kuşun uçuşunu görüyor. Gövdenizdeki ıslığı seviyorum.
Sizdeki tenha, ruhunu sevindiriyor kuğunun. Kalbinizin yarısı
yara, yarısı bende kaldı. Şu bulutları toplasam, birimizin yüzü
kar fırtınası...
Memnun cümle, ahşap yalnızlıktan kovulur. Kuş uyur,
ten uyumaz. Her şey öyle kalmıyor, had safhada masum bir
akşamsınız. Yaprak devrilebilir, fakat siz devrilmeyen
bir aşksınız...
Boş bulunmuştum sisinizde. Aşk diyordum aşk, hayallerime
sarılıp. Bir gülümseme, siliyor etini günahların. İhanet,
yolculuğundan cayıyor. Görmediğim bir rüyanın pastel derdi
üzerimde kalıyor. Bende sizinle su olup, dünyaya akmak
arzusu var!..
Yanlış veda, düşüncenin cebine sığmıyor. Dünyanın kalbi
kırıldığından, kuşlara karıştığımdan beri size delirdim, size
şımardım. Siz, ağzınızda uçurumlar biriktirmeyin. Küçük
bulutlara binip, bana gelin. Bana elmanızla, yağmurunuzla
gelin. Dantelin altında ten uyumuyor, sıyırıp atalım tenimizi,
ışığın arkasına yuvarlansın aklımız...
Siz orada, bir üzüm kadar sıkılıyorsunuz. Ey yüzümün
zarını öpen su, ey ağlar gibi yürüyen, rüzgâr gibi savrulan su,
bir fasıl daha geçtiniz kalbimin önünden. Kasırganıza
dokunsam ömrü uzar kimsesiz şarkıların. Suçsuzluğunuz
düşlere ayarlı, sözleriniz sütun, kelimeleriniz ikon,
gözlerinizden fırlıyor orman, göz gözü görmüyor, gözüm
önüme aksın...
Tırnaklarınızda alizarin kırmızısı. Uzun sarı saçlarınız
bardağımı taşırıyor. Işık nasıl da kırılıyor saçlarınızda.
Boşluk akıyor ellerinizden, o pembe uzaklığınıza duman
tanımıyor melekler. Her şeyin bir kederi vardır ya;
kederi bana verdiler...
Ah, tende heves, aşk sizde durmuyor...
“Bayan Elma” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER

ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
SAAT AKŞAM
Beni burada bul diye geldim
Her şeyim üşüyor, işte geldim
İçim acıyor kimse anlamaz
Sözcüklerle geldim saat akşam.
Akşama karıştım, geldim
Her yerim uçuyordu, geldim
Silkeledim gözlerimi, kimse yok
Sarılmalara geldim, saat akşam.
Seni sana getirdim geldim
Eski şarabım, ahşap evimle geldim
Kaç yıllıktı yüreğim
Külleriyle geldim, saat akşam.
Kendi sesimle geldim sana
Ötüyordu geçmişin kuşları
Durmuyordu yüzümde sisli rengin
Ömrümü içip geldim, saat akşam.
“Küs” adlı kitabından
MIZIKA VE YAĞMUR
Sarışın bir göğün saatini esmer bir
ürpertiye ayarladım. Bu yüzden sinir
uçları topallar yüreğimin. Kırlangıç
katkılı bir kafiyenin peşine düştüm...
Yağmur tanesi kendini güneşe
öptürür. Ufkun ardında yakamoz
bir gece vardır. Yırtılır anıların
derisi. Bir şarap lekesi gibi matlaşır
günler. Irmak yüzlü bir kuş uzun
bacaklı sokaklara dadanır...
Ve aşk, onarımı olanaksız bir nehir
durmadan kanar. Ayışığı resitallerine
gecikmeyen güneş denizlere bırakır
inceliğini...
Portakal lekesi sürgünüm. Geceler
yıldızları kemirir, ben kendimi.
Çırılçıplak bir ceviz kabuğunun
içindeyim. Mis gibi bir yangın
arasından yüreğini uzatmış kum
gözlü bir çekirgeyi. Gökyüzüne
sakız yapıştırdığım ileri geri
ıslıklarım var hayata...
Barok bir tavrın kokusu ve koşusuyla
hangi kulvarda yol aldığımı biliyorum.
Biliyorum bir gül daha sıçrar alnımın
göğünden. Dökülür umutsuzluğumun
belleği...
Ağzımda sızlıyor bir sözcük. Kulaklarını
çekiyorum mutluluğun. Ayak oyunlarını
beceremedim, yüzümün yarısını atıyorum!..
“Küs” adlı kitabından
AH!
Her şeyi masal yaptım, yıldızlarda kaldım.
Evlere, sislere, kendime kaçtım
Ah! hangi sesleri gecesiz bıraktım.
Akşamcı dedeler olgun, pişmiş ve kül! Eller yukarı ha-yat, ey siyah kahkaha, gül!
Aklımı cebime koydum, çıktım yollara Düşlerimi gerçek sandım, attın beni aşklara.
Kumrular düşer balkonlardan, çürümüş akşamlar
Çıldırır bir düş, içini çeker sabahlar.
Kentlerde rüzgârdır gece ve gündüz
Ah! hüzündür bu, öldürür beni güz!
Karanlık tek giysim. Ayna kullanmam.
Sabırsız bir çığlıkla çözülür alfabenin sırrı.
Kaygan gecelerden sıyrılan korkular sevgili
birer ufukturlar. Yorgundur sızılarım.
Adresim nemli. Sözcüklerimin tozu alınmamış.
Güneş, buğu, su ve akortsuz bir keman.
Güz öğütürüm boyuna. Susuzluğuma utangaç
bir mavi saplanır. Alnımda ezik çocuk kokusu.
Bir çağ daha patlar ve her şey aşk olur! İçimdeki
büyüyü bozmayan bir uykuyum.
Yok kendimden başka kendim! Masallar yedi
kedilerimi, kuşlarımı, balıklarımı.
Nice hayatlar kırdım, düşler kemirip.
Fırlatırım denizlere güllerimi. Denize arkamı
dönmem. Hangi kuşu öpsem, bütün çiçekler
diz çöker acıyan yerlerime. Kimseye kızamam
çıt diye kırılırım.
Ah! neyi sevdiysem yanlış oldu...
Yalnızlığın bir ucu Kafka, öbür ucu süs!
Gecikmiştir yaşadıklarım, küs!
Banadır adressiz yolculuklar
Tahtadan dünya, esrik kuruntu
Hayat damarım! Bir düşten bin söz kalır
Aşk, cam olur ve nar çatlar.
Herkesin kendinden kaçtığı yerdeyim
Ey yalnızlığın kanlı çadırı, bana aitsin.
Göğe çalışırım, öyle çakır durmam
Karaya vurur içimin kayığı.
Bir yaradan kuş yapsalar
Dünya kalpten gider orada.
Adım çocuk: Ağaç yapmaya çalışıyorum
gökyüzünden.
Hayata takla attıran hayta çocukluğum. Siyah günlerle geçiyor ömrüm. Hapşırı-yor içimdeki kırmızı. Bir kulağım şiir olmayanı duymuyor, öbürüne dağ yapıştırdım. Bir öcü daha kaçtı içime. Kimse benzemiyor kendisine. Mutsuzluk Nobel ödülünü
alıyorum. Hayatın yanağına kondurduğum öpücük dünyaya sığmıyor. Çocukların düşleri daha büyük evlerden! Hayat herkesi sevmiyor, herkes hayat değil çünkü.
Dünya kaçacak delik arıyor. Ey, düşlerimdeki hayalet kadın. Uçurtmamın en iri-sini sana uçuruyorum. Boynu kırılmış göğün. Herkes cesedine beyaz bir yalnızlık bırakıyor. Memesini emiyorum karanlığın. Deniz sürüyorum ağaçların gövdesine. Tek parmak kalıyorum bir şeyleri göstermekten.
İki gözüm önüme aksın
Boynumu yok sayın beklemekten.
Ağzımda çırılçıplak yüreğim
El yordamıyla akşamlara düşerim.
Uzun saçlı bir hasretten doğdum
Yarası açık bir aşk kalmıştır.
Aşk, bir ışık çizer etrafımda, siyah olur us!
İlerleyen göğün şarkısı sus!
İçimdeki korku konuşkandır.
Uzaklıktır yakınlık, ipek ses dalgınlıktır
Kaçar gider kimi dostlar, bana yürümek kalmıştır.
İç dünyam daha sahici, içime kaçsam
Ah! yüreğimin etrafında bir tur daha atsam...
“Küs” adlı kitabından
MASKELER DIŞARI
Herkes yüzünü terketsin!
Kara hayatıma deniz sıkan çılgınımsın
Gövdenin büyüsü kalsın.
Öpücüklerle büyüyen uzay serserisiyim
Her şey nasılsa öyle sürüyor.
Sussun sızılar korosu
Eşyanın gönlü kanamasın.
Ütülü pantolonuna saygılı çocuk
Yarasını öpüp taşıyan serçe tadındadır.
Gözleri ağlayan eflatun bir balıktım.
Yeryüzü dalgınıyım.
Tanrının saçlarına fırlayan tozdum
Bir tatlı sisle uyan ey boşluk kapmaca
Oynayan ruhum.
Kaptırmadım çocukluğumu
Dedem masalları vardı.
Bileklerimi bölen ayışığı
Kendini gagalayarak çatladı ömrüm.
Özlemenin rengi pas tutmaz. Ağzımdan çıkanı
dünyaya yapıştırdım. Üşüyen tırnaklarım kaldı.
Ellerimde güzel evlerin kokusu. Sarsak
şarkıların yurtsuz sürgünüyüm. İçimde bir
çağlayan kendini tıngır mıngır sallar iken
şişman bir rüzgar eser. Kuşlar göğe başlar.
Neremi üflesem sizi bana getirir hayat.
Aynı masalı tersten yaşayanlar
Sizi uzaklar bile kurtaramaz
Şiirin ruhu bu kadarla kalmaz
Kim kendini açıkladı ki.
Hepimiz kendisiyle kaplı birer yalnızız
Atın ölümü! Arpa da vermeyin.
Yorulmam yıldızlara bakmaktan
Sizi derimin içinde bile duysam.
Sivrildi yüreğimin ucu ah!
Parmak uçlarımla kalsam.
Uçar yüz göz olduğum aşk. Aşkın işine
karışılmaz. Aşk ne derse o olur. Sesimin
anne ve babası yok. Öpün gıdığından anlamın.
Dünya sevmesini bilene getto bir yara.
Ve her sözcük her şairi sevmez!
Ey içimde patlayan ecza beni evime götür!
“Küs” adlı kitabından
ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER

ENGİN TURGUT'TAN ŞİİRLER
NE KALIR
Saçlarımızın arasında kaybolurduk
Sevişmelerimiz kaldı boynumuzda
Süsleriz, okşarız, kaçamak yerlerini yaşamın
Bir çiçeğin kulağına fısıldarız, ne kadar güzelsin
Bukalemun bakarlardı bulutlara memelerin
Sulardı, fırtınaydı, gizdi, aramızdaydı yangın
Gelmedin, bir bulut düştü denize, Troya yanıyordu
Bir aşkı yaka paça götürüyorlardı, sanki yüreğim
Tezer Özlü öldü, hepimize bir şeyler söyleyen Kafka da
Ağaçlar da ölüyor, kuşlar da, günlük yaşam da
Ölü alkol her yanımız, dökülür kanı parmaklarımızın
Aşk çullanır buralarımıza, kayıp gider
güz boynumuzdan
Paldır küldür bir zaman düşüyoruz, sızarak, birden
Bir tütüne, bir şarkıya, hep yalnızlığa düşüyoruz
Aklın cazibesi kadınlar, daracık yürürler
Kaplumbağa telaşıyla, rüzgâr gibi düşünüp
Kendini beğenmiş imgelerimiz, iki seksen
uzayan hüzün
Yürek suçuyla konuşmalı, gücenik şiirler yazmalı,
Küllerle
Hüznün balkonlarını açık tutuyorum ardına kadar
Napoliten bir güneş vurur kendini sokaklara
Fiillerimiz, filler kadar sağlam, kişneyen atlar kalır
Ne kalır, şakrak bir gök, Akdenizli bir eda kalır
Yaşamak ey, arayıp arayıp bulamadığın nedir senin?
“Kışkırtıcı Erguvan” adlı kitabından
AŞK OLSUN
Yorgunum inanmaktan, aşk olsun
Umutsuzum ne iyi, aşk olsun
Aşk olsun öyle bir başıma
Şiir sana, şiir sana aşk olsun
Düşlerimi ağırdan alıyorsunuz, ben sizi hafife
Çiçektim soldum, yalnızlık bile olamadınız içimde
Tırnaklarımı tükürerek yaşıyorum
Siz küçük küçük yanlışlarımdınız, gülümsüyorum
Bir kibir, bir kibir ne oluyoruz yahu!
“Kışkırtıcı Erguvan” adlı kitabından
KÜS
Koca bir şehrin başı döner karanlığımdan, utanırım
Kulağım ağır işitir, sakardır, ritmik şarkıları bozar
Düdük sesleri canımı acıtır, üşütür, ter basar bedenimi
Şöyle kalbimi tuta ağlayacak olsam
Ölüm sıçrayarak koşar yanımdan.
Yıldız kaydırırım gecelerime, kendime kaçarım
Bir petek tatlı söz duymadım yalnızlığımdan
Dalgınlığımdan bir şeyler çıkartmaya kalksam,
yüzümü ateş basar
Beceremem denizde gül yüzdürmesini.
Kalbim en savruk pozunu alır fotoğraflarımda
Yüzüm bir sadelik kesilir yağmurların sağanağından
Çocuklar gibi tuttururum, peşinden gitmeye kalkışırım
güneşin
Kalbim incinir, tel örgülere bakamam, kafeste kuş
Akvaryumda balık, avlu ve parmaklık
Hepsi, hepsi, incinirim, hey hey’lerimi koparırlar
buramdan
Bakamam içime, bileklerim çekilir içime içime
Gürbüz bir yaz doğururum merhabalarımın
sıcaklığından
Kaçamam denizin kudurmuş ruhundan.
Nasıl dayanıksızım, nasıl yağmalanırım ah!
Her şiirim acılarıma sus payıdır biraz da
Çiçek sularım boyuna, ceplerimde buğday taneleri
Martıların kanatlarını taşırım, köpüğünü denizlerin
Geniş zamanlardan geldim desem ne yalan ne yalan.
Kırmızı şapkalı kız, en çok sen kal yanımda
Doktorlar koşarak abanırlar, yargıçlar rüyâlarımda
Ecza kokarım, ağır ceza.
En sevdiğim oyuncağım diyorum dünyanın dönüşüne
Çocukluğumun uçurtmaları, patlamış balonlarım
aklımda
Ey çelebi susuş, kıracaksan kır artık prangalarını
kafamın
Düşürüldüm mavi bir ışığın omuzlarından.
Tahtadan bir tarih yaptım kendime, bir de küheylan
Kaçıyorum işte içimdeki yurdumdan...
“Kışkırtıcı Erguvan” adlı kitabından
AÇMADAN ÖNCE SOLMAYI ÖĞRENDİM
Yüzümü hep güneş mi yakar benim
Toprak mı kurular bedenimi
Tutunurum hayata, çağıldar kalbim
Dünyayı yanarak severim.
Eteklerini açıp gelen rüzgâr
Arzuluyum size, anlamıyor musunuz
Bu merceklere ille de tersine dönmeyenim
Kim yapıyorsa kapıları
Kalbinin acısı örtük tutma
Bırak kokusu olayım küllerinin
Gizin olayım, gündüzlerin dönüşü
Meyven...
Şahdamarımda ateş, giderilmez leylâsın
Aydınlığın nağmeleri bir inceden pirsultan
Biz ne sessizlikler gördük sevgilim
Bizden ne haber, seher kuşları can verince.
Sepetler dolusu tohum
Açmadan önce solmayı öğrendim.
Bir felsefeyi sedyeyle götürüyorlardı
Küçük dilimi yutmuştum, ey benim teorik bakışım
Güneşi eriten sıcaklığım, dervişler, dervişler
Söz söyleyin, sığınacak dal arar isem
Kuş sesleri kabulüm.
Buramdan gençliğim sızarken
Aşkla serpilirken gövdem
Bakıyorum da ağrıyan yerlerimde epeski bir hüzün
Irmakların karnı durmadan şişer güneşin terinden
Sevgilim, sen de bendeki gülleri kopararak.
Didiklediğim hayat, çarpan kalbim
Denizi çiziyorum yüzünüze
Örtmüyorum üzerini çığlığımın
Boğazımda bir bulut, yutkunamıyorum
Ah! Hayatın uğultusu, saçlarımı yıkayan güneş
Yaşamak şaklıyor şuramda
Umuda ayıp sözler ediyorum.
Yolda düşürülmüş bir çiçeği öpüp anlıma taşıdım
Elimi kalbime koyup, saatlerce öyle yürüdüm
Balık tuttum Karaköy’de, Eminönü’nde kuşları sevdim
Çay içtim Çınaraltı’nda, simit yedim Sultanahmet’te
Yanaklarını okşadım hayatın
Renkli şekerler aldım kendime Laleli’de.
Vapura bindim, hınzırca gülüyordu deniz
Peşime bir sis takılmıştı, peşpeşe sigara içtim
Kimse koklamadı yüzümü
Kimse koklamadı yüzümü
Beynime iki şiir sıkıp ölmek istedim.
“Kışkırtıcı Erguvan” adlı kitabından
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)