PENGUEN 1 PENGUEN 2 ŞİİRLERİ DOLAYIMINDA BEDENİN YOKSULLAŞMASI VE BİRHAN KESKİN ŞİİRİNİ ANLAMA ÇABASI
"Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim”
J.Cocteau
İnsanoğlunun trajedisi ve doğa
Son dönem şiirimizin, kendini susarak dinleyen, şairi Birhan Keskin. Birhan Keskin’in, Y’ol adlı kitabından bir önceki kitabı “ Ba ”. Keskin, “Ba” adlı kitabında, diğer kitaplarında olduğu gibi kendini adeta okura sunuyor. Bu sunumdan da şikâyetçi değil. Pelin Özer’in, Cumhuriyet Kitap Eki’inde ( 30 Nisan 2002 ) kendisi ile yaptığı söyleşide konu ile ilintili olarak şunları söylüyor. “ Malraux, ‘ Her roman otobiyografiktir’ diyor, şiir de baştan sona otobiyografik. İlk şiirim yayınlandığı gün çok utanmıştım. Mahremiyet duygusundandı. Ama bu noktadan sonra utanamam. Benim okurlarım da benim mahrem alanlarımı görebilir. Değil mi ki, yazmakla yetinmiyor ve yayınlıyorum, okurun hakkı olan bazı durumlar da giriyor işin içine.” Bu nedenle de o, okurla arasına mesafe koymuyor, yazıyor ve yazdıklarını da okuruyla paylaşıyor. Kendi sessizliği içinde, yeryüzünde bir nokta olarak yaşayan kendini ve insanı, insanoğlunun trajedisini anlatıyor. Bir yandan da tüm acıtıcılığına rağmen, yeryüzü hallerinden geçiyor, her şiirde kendini ve insanlığı sorguluyor, sorgularken de “ insan olan yerlerim çok ağrıyor” diyor. İnsanın ölümlülüğü karşısında, doğanın o güzelim sonsuzluğu onu ürpertiyor. Elbette ki insanoğlunun evreni bozma konusunda hızla attığı adımlar da. Çünkü yeryüzünün muhteşemliği, nefes kesen güzelliği, öyle bir an geliyor ki, insanın karşısında da yer alabiliyor, ondan öcünü alabilmek için de, insanoğlunu karşısına alabiliyor. Dağların, ağaçların, kuşların, bitkilerin karşısında, daha doğrusu o muhteşemlik karşısında dili tutulan insanoğlu, bir zaman sonra onun karşısında aciz duruma düşebiliyor. Bu nedenle de, belki, daha çok şiirlerinde doğaya, doğaya ilişkin şeylere yöneliyor. Doğanın ve dünyanın sisli perdesini kaldırarak, kendini ve insanlığı anlamaya çalışıyor. Burada belki de en çok doğa karşısında, insan olmanın acziyeti göze çarpıyor. İnsanın diğer canlılara göre farklı olması, bilinciyle hareket etmesi, onu ötekilerden ayırıyor. Bu nedenle de, Cumhuriyet Kitap Eki’nde Pelin Özer’in kendisi ile yaptığı söyleşide: ( 30 Nisan 2002) “ Öleceğimizi biliyoruz ve bu müthiş bir keder. Ama dağ bunu bilmiyor, karınca bilmiyor. Bilmeden yaşıyorlar ve bu çok neşeli bir durum. İnsan bilincinin olmadığı bir hal hakikaten çok neşeli olmalı.” Şiirse onun kendini anlama biçimi. Bu nedenle de kimi kez kendisi ile yapılan bir söyleşide olduğu gibi, “ Benim şiirden başka sarınacak bir örtüm yoktur” diyor ve “ Maksadım şiire giderken kendimi de oldurmak idi bir yandan” diye de ekliyor. Fakat hep bir susma hali. Günümüz şairleri gibi ortada görünme, onaylanma telaşı yok. Çünkü bir gün, belki de anı bile olamayacağının farkına varmış. Bunu da Pelin Özer ile yaptığı söyleşide şöyle ifade ediyor: “Ciltler dolusu kitap yayınlasam ne olur, yılın her günü benden söz edilse ne fark eder? Ben Shakpeare bile olsam, bana fayda etmez. Günün birinde bir anı, sonra sonra anı bile olamayacağımın bilinci beni bir şekilde hırsların uzağında tutmuştur” diyor.
Kadınlık durumları ve bedene yönelme
Başından beri şiirlerini “ şimdiki zaman kipiyle kuran” Keskin, yaşadığı, yaşadığımız dünyanın onda yarattığı tahribatları, hayatın onun önüne koyduklarını birebir yaşayan, yaşadıkları ile acıyan ama bir o kadar da kendini anlamlandıran, kendini bir bakıma iyileştiren şiirini yazıyor. Çünkü yaşarken geçtiği yolda, değişik insan ve ruh manzaraları var. İlgi daha çok bu şiirlerde, çevresine, kendi ruh haline yöneliyor. Fakat “ Ba”da farklı bir durum söz konusu. Keskin önceki şiirlerinde, çevresine, kendi ruh haline yönelirken, bu kez kendi bedenini odak noktası haline getiriyor. İşte ben tamda bu nokta da, sözü buraya yani onun bedenine yönelme isteğinden, söz etmeye getirmek istiyorum. Bunu da daha çok onun “ Penguen 1” ve “ Penguen 2” adlı şiirlerinden yola çıkarak yapmaya çalışacağım. Ama daha önce, şunları söyleyerek: Keskin’in Y’ol dan bir önceki kitabı “ Ba ”, üç bölümden oluşmuş: Monopoz, Monogram, Monolog. Kitabının adı babasının ölümünden sonra “ Ba ” olmuş ve kitap ona ithaf edilmiş. Bunu şu şekilde açıklıyor: “ Kitabın adı aslında “ Ba ” değildi. Ben dosyayı hazırlarken adı monoton’du. Ama sonra bunun bir şiir kitabı için çok itici olduğuna karar verdim. Ama bölüm başlıklarını değiştirmedim. Kitabın adı, babamın ölümüyle birlikte ‘Ba ’ oldu. Başka yan anlamlarına ve göndermelerine rağmen kitabın adı aslında babanın ‘ ba ’sından geliyor. Kitap bütünlüğünde tasarlanmış kitaba sonradan eklenmiş tek bir şiir var, o da ‘ She Left Home ’. Tam da burada onun bu kitap ile bir dönemi daha doğrusu dönemini kapatıp bir başka ruh haline geçmiş olduğu akla geliyor. Y’ol nasıl farklı bir ruh halinin kitabıysa “ Ba ” da farklı bir ruh halinin, yaşandığı dönemin şiirlerinin oluşturduğu bir kitap olarak göze çarpıyor. Fakat bu durum burada daha çok onun bedenine yönelmesi anlamında kendini gösteriyor. Birhan Keskin, bu kitabıyla, bir ilki gerçekleştirmiş, bedenine yönelmiştir. Veysi Erdoğan’ın demesiyle; “ Ba ” kitabı, Türk şiirinde kadınsılığın biyolojik doğasını yansıtması açısından bir ilk kitap özelliği taşır.” der. Çünkü şimdiye kadar yazılmış olan şiirler gövdeye değil de, ruha, kadın sorunsalına, kadının özgürleşmesine, ya da az da olsa erotizme yönelmiş, feminist öğeler de şiirde yer almıştır. “ Ba ” adlı kitaba bakıldığında, Keskin’in, kırklı yaşlarının izlerini sürdüğünü görmek mümkündür. Daha da açacak olursak, kitapta, bir kadının vücudundaki değişimlere tanık olunduğu da. Buna yılların ve kırklı yaşların vücutta ki ve ruhtaki tahribatı da eklenebilir. Hormonların dengesinin bozulması, kadının bedenindeki değişikliklerin kadının huzursuzluğuna neden olması, bir bakıma menopoz hali anlatılmıştır bu kitapta. Bu nedenle bu kitap için insanı huzursuz eden bir kitap da denilebilir. Dünyada bir şekilde var olan bir şeyin, bir şekilde bozulma evresine girmesi ve insanın bu değişimin farkına varması, buna tanık olması anlatılmaktadır Ba’da. Doğa da yaşayan canlılar, ölümlü olduklarını bile bilmezlerken insanoğlunun, kendinin ölümlü ve değişeceğini biliyor olması, belki de onun en büyük talihsizliğidir. O da bu büyük talihsizliğe tanık olur. Kitabını, monopoz, monogram kavramları çerçevesinde yani tekil bir söylem geliştirerek kurar. Hüzün, kabullenmemişlik, farkındalığın getirdiği hüznün, bu kavramlar içine yerleştirilir. Her ne kadar günümüzde, zamanla yitip giden östrojen hormonunun yerine yenisi koyulsa da, bu çoğunluk kabul edilemez bir durum olarak ortaya çıkar. Hormon eksikliğinin farkına varmışlık bile her ne kadar hormon yerine koyulsa da, kadın ruhunda tahribata neden olur. Bu nedenledir ki, onun biyolojik olarak kadın gerçekliğinden uzaklaşması, ona ‘estradıol 5. 8 adlı şiiri yazdırmıştır. Nerdeyse travmanın etkisiyle yazılmış şiir de Keskin;
“ Eksildim ben, azaldı içimdeki su
Yeşermiyor cümlem. Oysa
Ben senin bir kimsenim, sensin esin.
Buna inandım uyudum, Uyandım bununla durdum.
Narın içinde canım niye kanıyor?”
der. Şiir ben’inin özelde kendini anlattığı estradiol 5. 8 adlı şiir, genelde tüm kadınları kapsar. Her ne kadar menopoz kadın hayatının doğal bir parçası olmasına rağmen yirmi yıl süren değişikliklerin tam ortasındaki dönemdir. Dişiliği koruyan östrojen hormonunun menopozda üretilmemesi, kadının stres uyarıcılarına karşı daha desteksiz olduğunu göstermektedir. Karamsarlık, uykusuzluk, panik bozukluk, şeklinde görülen bu hal kimi kez kontrol edilemez hal alır. Fakat buradaki umutsuzluk, karamsarlık durumu ( menopoz) gerçekten Veysi Erdoğan’ın dediği gibi bedenin kendisini mutsuz hissetmesi, yaratım sürecini olumsuz yönde etkileyecek bir değişim midir? Çünkü “ bazı ruhsal durum ya da bozukluklarda yaratıcı sürecin hızlandığı” bilinmektedir. Bununla birlikte vücuttaki değişimin, onu karamsarlığın eşiğine getirdiği de bir gerçektir. Bu karamsarlık eşliğinde Birhan Keskin ya da “ Ba ” adlı kitabın şairi, doğaya dönmek, ona eklemlenmek ister. Zaten onun diğer şiirlerine de bakıldığında, bu açık bir şekilde görülür. Belki de vücutta meydana gelen deformasyonlar, ona bir gün doğaya döneceğini de hatırlatır. Ama belki de daha çok da kendini doğa ile tanımlamak, insanı anlama çabası bunda etkin rol oynar. Bir anlamda, bedeninde meydana gelen değişimi, menopoz durumunun kendinde yarattığı olumsuz durumu, doğa ile kapatmaya çalışır. Doğanın, insanı dinginleştiren özelliği ona yardımcı olacaktır. Kendini doğa ile içselleştirmeye çalışır, onun gibi üretken olmak için çaba verir. Burada, doğa onun yardımcısıdır. Tam da bu noktada, doğanın bir parçası olan canlılar akla gelebilir. Zaten benim asıl anlatmak ya da söylemek istediğimde burada budur. Şimdi ben, daha çok da, onun şiirini anlamaya çalışırken, “ Penguen 1” ve “ Penguen 2” şiirlerinden yararlanmaya, bu şiirler üzerinden, bir şeyler söylemeye, çalışacağım. Penguenler doğaya karşı mücadeleci tavırları ile bilinen hayvanlardır. Ağır kış şartlarına rağmen, mücadelelerini sürdürürler. Yana yalpa yaparak yürümeleri, onların enerji tasarrufu yapmalarına neden olur. Yumurtlayan dişi Penguen’in yiyecek depolamak için çıktığı dört aylık uzun seyahat esnasında, erkek Penguen’de zorlu bir süreç içine girer. Ayaklarının üzerinde yumurtayı düşürmeden, dört ay boyunca tutması, yiyecek yememesi ve doğan yavruya erkek Penguen’in az da olsa, salgılamış olduğu sütle beslemesi, onun diğer canlılardan ne kadar farklı olduğunu bizlere gösterir. Bununla birlikte, insana yakın olan bu hayvanın, erkeklerinin dişilerine çakıl taşları hediye etmesi de bir o kadar ilginçtir. Daha sonra dişi penguen, karlar eridikçe bu taşlarla yuvasının seviyesini yükseltecektir. ( Burada paylaşım ve dişi penguenin korumacılık duygusu akla gelebilir.) Buradan hareketle, yeniden Birhan Keskin’in, 20 Lak Tablet adlı kitabındaki “ Penguen 1” adlı şiirine dönecek olursak, onun kendini penguen ile özdeşleştirmiş olduğuna da tanık olabiliriz. Keskin’in, kendini doğa ile anlama çabası burada da devam etmektedir. İnsanın, doğanın ve hayat karşısındaki sabrı burada penguen ile ilişkilendirilmiştir.
“ Penguen / bana sırtını dönme.
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele.”
Ve şiir şöyle devam eder;
“ Penguen
benim de içimde saklı tuttuğum
buzlu kıyılar, çığlık hatıraları
ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.”
Burada da, Penguen’in doğa karşısında, çetin doğa koşullarına karşı tutunması, kendi ile daha doğrusu insan ile kurduğu bağ anlatılmaktadır. Doğa ile kendini anlama çabasına giren Keskin, kimi kez her canlı gibi doğa karşısında aciz de kalmıştır, kalacaktır. Şiire devamla, özellikle şu dizeler göze çarpar:
“ Kim bağışlayacak beni, penguen
çizdim senin beyaz ve narin yerini.”
Burada da, onun yeniden doğmak için doğaya dönmek isteğinden söz edilebilir. Veysi Erdoğan’ın demesiyle “ Çünkü kan da doğa gibi, doğurganlığa dair bir aradalığı pekiştirir. Doğanın kendini yenilemesi, üretmesi, yaratması ve iyileştirmesi karşısında kan da aynı değere sahiptir.” Şiir şu dizelerle devam eder:
“ Bir yanım bembeyaz ışık
kör ediyor, bir yanım zehir gece.
parktaki salıncağa binmeyi
beceremedim bugün ben de.
Penguen bana sırtını dönme.”
Hayat karşısında tutunamamışlık, yalnızlık duygusu ifade edilmiştir daha çok bu dizelerle. Kendi ile arasında bağ kurduğu penguenden, onu yalnız bırakmaması istenmiştir. Ve şiir şu dizelerle son bulur: …
“ Penguen,
kim bağışlayacak beni? Çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde tuttuğum ince metalle.”
Bu dizelerde de, Keskin’in içinde bulunduğu durum ama daha çok da ahşaptan metale geçişin, işaret ettiği de anlaşılabilir. Çünkü penguen’in beyaz göğsünü ince bir buz parçası ile de çizmiş olabilirdi ama o, ince bir metal parçasını özellikle tercih etmiştir . Keskin’in “ Ba ” adlı kitabında yer alan penguen şiirine baktığımızda ki bu şiir de “ Penguen 2” şeklinde adlandırılmıştır. Bu şiir de, yukarıda söylediklerimden yola çıkarak, Birhan Keskin’in içinde bulunduğu durum ( menopoz ) daha açık bir şekilde anlaşılabilir. 20 Lak Tablet’te yer alan “ Penguen 1” şiirinde Keskin, kendini penguen ile özdeşleştirmiş kendi sabrı ile Penguen’in sabrı arasında bağ kurmuş, fakat henüz kırklı yaşların eşiğine gelmemiştir. “ Ba ” adlı kitabı oluşturduğunda ise Keskin, artık kırklı yaşlardadır. İçindeki yalnızlık duygusu, kendini doğa ile anlama çabası sürmektedir. Keskin, sıkıntılı ruh halini yansıttığı kitabında, bu kez bedenine yönelmiş, yeniden kendini, penguen ile anlamaya çalışmıştır.
“ O büyük ve muazzam zamanda unuttum
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim
Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
Bu yüzden eğik boynum.”
Burada menopoz durumu ve menopoz durumunda kadının vücudunda meydana gelen titremeler ile penguenlerin ısınmak için boyunlarını eğmeleri, birbirleri ile özdeşleştirilmiş, zamanın yıkıcı özelliğinden de söz edilmiştir. Şiir şu şekilde devam eder:
“ Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
Bundan gözlerimdeki kayalık, içimdeki serseri buzullar”
Bu dizelerde de, insanın bin yıllardır içinde barındırdığı acı, bedenin yoksullaşmasının şairde ya da insanda meydana getirdiği yıkım ifade edilmektedir. Şiir,
“ Dürtme içimdeki narı
Üstümde beyaz gömlek var.”
dizeleri ile son bulur.
Keskin’in, diğer şiirlerinde yer alan incir nasıl bolluk ve doğurganlığın sembolü ise “ Penguen 2 ” şiirinde yer alan nar da, sonsuz bir hayatın, doğumun sembolü olarak işaret edilmiştir. Özellikle, kırklı yaşlarını sürdüğünü bildiğimiz şairin, “ Ba ” adlı kitabında yer alan, “ Penguen 2” adlı şiirinde, nar onun menopoz durumundan kurtulmak, bunu da, nar aracılığı ile daha doğrusu doğaya yönelme isteği ile gerçekleştirme isteği, özellikle gözden kaçırılmaması gereken bir nokta olarak belirmektedir. Bu da ancak doğaya dönmek, doğadan güç almak, kendini doğa ile ilişkilendirmek ile mümkün olacaktır. Üzerindeki beyaz gömlek de saflığı temsil etmektedir. Yine penguen şiirinden hareketle, akla farklı şeyler de gelebilir. O da, Keskin’in evlilik kurumunu penguenler aracılığı ile sorguladığıdır. Birhan Keskin, Pelin Özer ile yaptığı söyleşide ( Kitap- lık Temmuz – Ağustos 2006) şunları söyler: “Ama şunu biliyoruz, bütün evler bir süre sonra kirleniyor, içine hava girmez hale geliyor, rutubetleniyor, o “yuva” denen naneyi kurmak içindir bütün savaşımız ama boşuna. “ Taş Parçaları”nda da bu var, hep o yuvayı ararız ama ne zaman ki bulur ve yerleşiriz oraya, her şey paslanmaya, küflenmeye, eskimeye başlar. O kir bir süre sonra bizi rahatsız eder çünkü biz bir yandan da havalanmak, temizlenmek, arınmak isteriz. İşte ondan sonra da bizzat kendi ellerimizle kurduğumuz yuvayı yıkarız” Burada da, penguenin erkek ve dişi, birlikte kuluçkaya yattığı, birlikte yavruyu korumaya ve beslemeye çalıştıkları akla gelebilir. Özlenen, paylaşımın gerçekleştiği bir yuvadır bu. Penguen ailesinin yaşantısı ile insanoğlunun kurduğu yuva içten içe karşılaştırılır. Fakat özlenen yuva kurulamaz ya da kurulduktan sonra kurulanların elleri ile yıkılır. Yeniden Keskin’in “Ba” adlı kitabında yer alan “ Penguen 2” şiirine dönecek olursak, Keskin burada, önceki kitaplarından farklı olarak, yöneldiği bedeninde meydana gelen tahribatı, menopoz durumunu anlatmış, içine de hayata ilişkin özlemlerini de ilmeklemiştir. Gerek “ Ba” adlı kitabı, gerekse kitaplarında yer alan, Penguen 1 ve 2 şiirleri Keskin’in, içindeki yalnızlıktan ve hapsolmuşluktan kurtulma şiirleridir denilebilir. Ayrıca bu şiirlerle evlilik kurumunu da sorgulamış, işaret etmiştir. Çünkü Keskin, kendini doğa ile ilişkilendirerek bir anlamda içinde bulunduğu karmaşadan kurtulacağına inanmaktadır. Fakat yakınma bitecek midir? Buna da en iyi cevabı zaman verecektir.
BETÜL TARIMAN
* Bu yazı, Betül Tarıman'ın izniyle yayınlanmıştır.
9 Haziran 2008 Pazartesi
ŞİİRİN ERKEKLERİNDE YALNIZLIK VE ERİLLİK
ŞİİRİN ERKEKLERİNDE YALNIZLIK VE ERİLLİK
ÜZERİNE BİR DENEME
“Her oğlun yüreğinde bir katil yatar
Mı dersiniz Freud Hazretleri?
Yoksa önce kurban sonra mı katil yatar
Babanın bağrına oğul dayar mı hançerini”
Yusuf Alper
Aristoteles’e göre kadın, “ bazı özellikler kendisinde eksik olduğu için” kadındır, St.Tomas’a göre, “ kusurlu erkektir” Freud kadını, kişiliksiz bir hadım olarak tanımlar, İncil, Havva’nın, Adem’in kemiklerinden yapıldığını söyler. Havva, kışkırtıcı, kötü kadın, Meryem ise masum, bakiredir. Fransız yazar Benda’ya göre, “ erkeğin gövdesi kadından ayrı olarak tek başına anlam taşır, oysa kadının gövdesi tek başına anlamsızdır… Erkek kendini kadınsız düşünebilir ama kadın asla” Kadın hakları, kadınlar tarafından talep edilmeyen, onlara verilmiş bir hak olarak sunulur. Fransız Devrimi’nin hazırlayıcılarından biri olan, tutsakları isyana kışkırtıyor gerekçesi ile oyunu yasaklanan Olympe de Gouges, devrim tarihi yazılırken hep unutulur. Osmanlı kadın hareketleri, hiç anılmaz. Almanya’da felsefe tarihinin Hildegard von Bingen ile başladığını söylemek nedense kimsenin işine gelmez. Sanat ve edebiyat sadece erkeklerin ilgi alanına girer. Kadının yaratıcılığı doğum ile sınırlıdır. Kadın, kendine özgü yaradılışından dolayı, iyi eş ve anne olabilir ama iş hayatında bedensel güçsüzlüğü ve duygusal yönelimleri yüzünden, erkeklerin çalıştığı işlerde çalışamayabilir. Çünkü erkek bunu, en başından belirlemiştir. Bu, binlerce yıl öncesinden gelen bir süreçtir. Yerleşik hayata geçilmesi ile başlayan süreç, günümüzde de sancılı bir şekilde sürmektedir. Şimdiden geriye dönüp baktığımızda, erkeğin kendi yarattığı dil ve kavramları ile konuştuğuna, varlığını sürdürdüğüne tanık olunduğudur. Erkeğin kendi yarattığı dil ve kavramları ile konuşmasında, ödipal dönemin etkisinin büyük olduğu söylenebilir. Anneyi yücelten oğul, bir zaman sonra, ona duyduğu cinsel duygularla, babanın karşısında yer alır. Babayı rakip- düşman olarak gören oğlun bu tavrı uzun sürmez. Kendisinin duygularından dolayı cezalandırılacağını düşünen oğul, Yusuf Alper’in demesiyle, “ hızla bu duygularını bilinçdışı çöplüğüne iter. Bu kaygı oğlanı babaya yaklaştırır, onun gibi bir baba olma yoluna girer. Annesi yasaktır. O duygular ayıptır, günahtır, toplumdışıdır. Böylece çocuğun superegosu gelişmiş; çocuk artık küçük adam olmuştur.” (1) Bu şekilde şekillenmiş dünyada, kadının yeri peki nedir? Bu noktadan kadına baktığımızda, kadın, kadını nasıl tanımlar? Deborah Tannen, Dünden Bugüne, Erkekleri Dinlemek başlıklı yazısında; “ hala izleyicileri kadınlar, gösteriyi ise erkekler oluşturuyor” der. Şair Fatma Nur ise, kadın gözü ile bir kadını, yani annesini seyyar bir lamba olarak tanımlar. “ çok kızkardeşli akşamlarda / seyyar bir lambaydı annem odalarda” demesi de belki onun bundandır. Elbette, bu örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkün. Fakat çoğalttığımızda, bu tablo bizleri ürkütebilir. Bu ürkütücü gerçek karşısında insan, donup kalabilir. Erkeğin çıkar ve ilgi alanlarına hizmet eden bir dünyada, doğaldır ki hazırlanan anayasalarda, erkeklerden yana bir tutum izler. Erkek merkezli bu dünyada, çoğunluk erkek mutlu, kadınsa mutsuzdur. Asıl tartışılması gerekende sanırım burada budur. Kadının mutlu olmadığı, sömürüldüğü bir dünyada, her şeyin paylaşılarak güzel olabileceği gerçeğinden yola çıkarak, erkeğin de mutlu olabileceğini söylemek mümkün değildir. Çoğunluk yazılan şiirlere baktığımızda, bu gözlemlenebilir. Yıldız Cıbıroğlu, Ahmet Cemal’in, “ Kıyıda Yaşamak” adlı kitabı üzerine yazdığı yazıda, şunları söyler: “ Tanrı yanılmıştı, erkek bedeni içinde kadın ruhunun gelişeceği bir kader yazmıştı roman kahramanına, anne, babanın yanlışlarını oğla ödetmişti. O zaman, Prometheus gibi Tanrı’ya başkaldırmak gerekmez miydi? Medyatik ve “ cıvıklaşmış” haber dışında, erkeklerin bu konudaki suskunlukları, dertlerinin üstüne bir perde gibi örtülmüş, örtüldükçe acısı derinleşmiştir. Kemikleşmiş yanlışlar yüzünden belki de bütün erkekler gizli yaralar almışlardır az ya da çok. Yazınımızda buna karşın ne yapıldı; erkek yazarlar yakın zamanlara kadar bu konunun ciddiliğiyle orantılı bir edebiyat eseri yarattılar mı?” Ben kendi adıma, bu anlamda yazınımızda tek tük çalışmalar dışında, bir şey yapıldığını sanmıyorum. Bu nedenle bu yazı ile burada ben, şiirimizde, erkek egemen söylem ve bunun altında yatan yalnızlık temasını sorgulamaya çalışacağım. Sorun belki de sistemin sorunu, yalnızlıksa hepimizin.
Tam da bu noktada, acı ve yalnızlıktan yola çıkarak, şiirin erkeklerinde erillik ve yalnızlık konusu akla gelebilir. Çünkü iktidar olan yalnızdır. İktidar olmak bunu ister. Tabiî ki bu da beraberinde, binlerce yıllık sürecek yalnızlığı beraberinde getirir. Fakat bu, iki başlı bir yalnızlıktır. Bu iki başın bir ucu, kadını işaret eder. Ama daha önce bu alanda, kadınların binlerce yıldır yoksandığını söyleyerek. Çünkü çok değil, batı edebiyatı antolojilerinde bile kadın yazar ve şairlerinin adlarının geçmesi, ancak yirmi otuz yıl içinde olmuştur. Bu tabiî ki, kadının daha önce yazmadığı anlamına gelmez. Olsa olsa, bu işin erkek tekelinde olduğunu gösterir bize. Bu nedenle de, kadının zayıflığı üzerine kurulu yaşadığımız dünyada, çoğunluk erkek edebiyatından söz edilebilir. Örneğin; Charletto Bronte, yazdığı şiirleri eleştirmesi için, Robert Shouthey’e gösterdiği zaman, şu cevabı almıştır: “ Edebiyat bir kadının asıl işi olamaz, olmamalıdır da” Bu acı gerçek karşısında, insanın ürpermemesi mümkün değildir. Tarihsel süreç içerisinde kadınlar, nasıl bedenen güçsüzlüklerine, akılsızlıklarına inandırılmışlarsa, erkeklerde güçlü ve üstün varlıklar olduklarına inandırılmışlardır. Bu yazın alanında da kendini göstermiş, erkekler bu alanda erillikleri ile biçimlenmiş yalnızlıkları ile rahatça dolaşma imkânı bulmuşlardır. Bu rahat dolanım içerisinde erkek şair aslında yalnızdır. Hüznü merkez edinen erkek şair, iyi şiirlere imza atmakla birlikte, ataerkil bakış açısıyla kadını, yazdığı şiirin içine hapsetmiş, kadın da erkeğin şiirinde yer almıştır. Bunu şimdi örneklerle, onlardan alıntıladığım dizelerle açımlamaya çalışacağım. İlk örnek Süreya Berfe’den. Berfe, Kalfa adlı şiirinde; “ birbirine benzeyen devrimci kızlarla arası iyi değil / onları erkeksi ve fazla ukala buluyor / sevmiyor onların bayıldığı türkücüyü / kurdukları cümleleri yadırgıyor / çok sigara içtiklerinden / çok konuştuklarından yakınıyor” diyor. Burada, erkeğin güçsüz kadın ihtiyacı içerisinde olduğu savı gerçeklik kazanıyor. Erkek devrimci kızları fazla ukala buluyor, kurdukları cümleleri yadırgıyor. Çünkü kadının zayıflığı üzerine kurulu düzen bunu gerektirir. Yani erkeğin tekelindeki kadını. Bunu da Oya Batum Menteşe şu sözleri ile açıklar; “Kadının zayıflığı üzerine kurulan sosyal yapılaşma, cinsiyete göre iş bölümü; yani kadının evde, erkeğin dış hayatta odaklaşması sonucunda, kaçınılmaz bir şekilde farklı erkek ve kadın kültürleri oluşmuştur. Erkeğin hâkim kültürünün içine, kadın hiçbir zaman girememiş, az da olsa girmeyi başaranlar “ erkeksi” olmakla suçlanmışlardır. Bu nedenle Turgut Uyar’ın şu dizeleri ilgi çekicidir. İşte Uyar’ın Göğe Bakma Durağı adlı şiirinden alıntıladığım dizeler; “ Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat / Durma kendini hatırlat” Bu dizeler pek çok şeyin göstergesidir de aynı zamanda. Daha çok da belki, ezilen kadının, egemen kültürün simgesi erkeğin… Burada erkek, yani Turgut Uyar seçen durumunda, kadın da seçilen konumundadır. Çünkü kadının seçme lüksü yoktur. Kadın, erkek için güzel olmak, onun tarafından beğenilmek durumundadır. Bunu da sistemin bir parçası olarak yerine getirir. Erkek de egemenliğini sürdürür. İlhan Berk’in, Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim adlı şiirindeki dizeleri bu anlamda önemlidir. Dizelerde, erkeğin yöneten konumda olduğu göze çarpar. Erkek kraldır. Kadınsa ülke. Hatta zenci. Beyaz adamın üstün olarak görüldüğü süreçte, zencinin ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesi, bu anlamda yadırganmamalıdır. İşte İlhan Berk’ten alıntıladığım dizeler; “ ben senin krallığın ülkene yetiştim /kaldım gölge tanımayan güzelliğinle” ya da “ sen o çıktığım sularsın, zencim benim” demesi bundandır. Orhan Murat Arıburnu’ndan alıntıladığım şu dizelerde, bu nedenle burada ilgi çekicidir. Erkek, karar verme mercii tavrını sürdürür yine. Ona süslenen kadın, onun için gülsün, elbisenin darını erkek için giysin ya da giymesin istenir. Giyilecekse onun için giyilecek, zevkten çıldıracaksa o çıldıracaktır. Peki ya o ne yapacaktır? Muhtemelen tavrını değiştirmeyecek, yöneten tavrını sürdürecektir. İşte Orhan Murat Arıburnu’nun Havva’nın Kızı adlı şiirinden dizeler; “bacak bacak üstüne koyma / ortadan ayırma saçlarını / gülerken deli edersin / gülme / esvabın darını giyme / hele kapının önünde durup mehtaba karşı / elini elime verme” Ona Nevzat Çelik’te Anımsamak Kuşları adlı şiirindeki şu dizeleri ile katılır; “ ne mümkündü görmemek hissetmemek / incecik parmaklarında aşkla tüterdi / değer değmez dudaklara / bütün sigaralar erkekti” Aslında buradaki “ bütün sigaralar erkekti” ifadesi çok şey ifade eder. Çünkü her şey gibi sigarada erkeklere mahsus bir şeydir. Öyle düşünülür. Erkek elinde sigara ile dolaşır, göze batmaz, ama ya kadın? Bununla birlikte, erkek tarafından zayıf görülmüş, güçsüzleştirilmiş kadın, onun gibi olarak ya da erkek gibi tavır sergileyerek, kendini güçlü kılmaya çalışır. Bu, çoğunluk alışıldık bir şey olarak karşımıza çıkar. Siyasete soyunmuş kadınların, kullandıkları beden dili, ( erkeksi) bu anlamda önemlidir. Kadının yazdığı şiirde de, bu tarz yaklaşımlara bazı dizelerde rastlanılır. Kimi kez, kadınların farkında olmadan kullandıkları söyleme, “ acemden gelme ipeklileriyle / övünen bir eksik etek, bir yarım akıl” dizeleriyle, Lale Müldür eklemlenebilir. Nazan Öncel’in bir şarkı sözünde, “ sokarım politikana” demesi ise dikkat çekicidir. Ama her şeye rağmen yalnızlık… Metin Altıok’un, Sarıl Bana adlı şiirindeki şu dizelerde olduğu gibi… “ Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala / sevgiler bekliyor sürekli senden. / insanın bir yanı nedense hep eksik / ve o eksiği tamamlayayım derken, / var olan aşınıyor azar azar zamanla. / anamın bıraktığı yerden sarıl bana” Çünkü erkek iktidarını oluştursa da yalnızdır. Her ne kadar iktidar bunu gerektirse de. Erkek, bunun bedelini ağır öder, dolayısı ile kadın da. Ve belki de binlerce yıldır süregelen çatışmada burada başlar. Çatışma ama yalnızlıkla örülmüş bir çatışma. Bu yalnızlık ise Evler’in şairi Necatigil’in Evler şiirine şu şekilde yansır; “ Yeni yeni tüterken ocakların dumanı / - kadın en büyük kuvvet erkeğin işinde - / Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı / Evler dilsiz şikâyet, kaçmışların peşinde” derken yalnızlığından, evlerin içindeki yalnızlıktan ve aslında erkeğin kadına olan ihtiyacından söz eder. Çünkü kadın erkeğe destek olmak için vardır. Onun arkasını toplayacak, işlerini kolaylaştıracak, özel kararlar vermesini sağlayacaktır. Bir anlamda, erkeğin varlığı kadına bağlıdır. Kadın ise, kendine öğretilmiş değerlerle, kendine güvensiz bir şekilde, erkeğinin peşinden gitmeyi kendine çoğunluk görev bilmiştir. Bu görev bilinci de, erkeğin varlığını sürdürmesinde, krallığını yaratmasında etkili olmuştur. Şiirin erkeklerinde erilliğin yoğun olarak gözlemlendiği şairlerden bir tanesi de Nazım Hikmet’tir. Nazım Hikmet, Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri adlı şiirinde, kendini ya da kendi özelinde başka erkekleri, kadını da bulunduğu konum itibariyle açıklar. İşte şiirden dizeler; “O mavi gözlü bir devdi / Minnacık bir kadın sevdi. / Kadının hayali minnacık bir evdi, / bahçesinde ebruliii / hanımeli / açan bir ev” Dikkat edilirse burada erkek mavi gözlü bir dev olarak verilmiştir. Erkek koruyan, kollayan özelliği ile ön plana çıkmaktadır. Kadınsa minnacıktır ve tek hayali de minnacık bir evdir. Çeyiz yapan kadın, pembe panjurlu ev düşleyen kadın… Bu nedense hiç değişmez. Yerleşik hayata geçildiğinden bu yana, rollerin kesinleşmesi ile birlikte durum böyle olagelmiştir nedense. İktidar birilerinin eline geçmiş ve o da bu iktidarı, yalnızlaşması pahasına kullanmıştır. Yine Nazım Hikmet’le devamla, onun Kızıl Saçlısına başlığı altında yazdığı şu dizeler oldukça dikkat çekicidir; “ Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer… / olursa 24 ayar ahlaklı… / anama bakar gibi bakar… / İlaha tapar gibi taparım… !” Erkek kadının el değmemişini, bakirelik gibi, toplum tarafından kadına biçilmiş rolle kutsanmış bir kadını istemektedir. 24 ayar ahlaklı kadın olmazsa, kadın sevilmeyecek ya da ona tapılmayacaktır. Günümüzde olanca hızıyla devam etmekte olan töre cinayetleri göz önünde bulundurulduğunda durumun önemi sanırım daha bir anlaşılır. Güç erkeğin elindedir, o, ol derse olur. İşte bu güç, Dağlarca’nın Ak Türkü adlı şiirine “ “baba dağlar” şeklinde yansır. “ … Baba dağlar uzakları bekler / Gece ulu gece gelirdi en son / Durur idik uykulara / Güler idi yıldız bacı” Dağ yüksektir, yüksekliği onu güçlü kılar, Gecenin karanlık olması ile nerdeyse eş değer bir duygudur bu. Dağ ile bir baba görüntüsü çizilmek istenmiştir. Bunun yanı sıra, bacı ile de yıldız eş değer tutulmuştur. Çünkü yıldız bir parıltıdır uzakta. Kadında ancak parıldar, ışığı egemen güce göre güneşten daha azdır. Şeref Bilsel’de, Safran adlı şiirinde, erkek gözü ile kadını, yani annesini şöyle tanımlar; “ orada babam… telaşlı, yeni ayrılmış / yağmurdan, tütün ve merhamet kokuyordu / anam hiçbir şey yapmıyordu / ölmekten başka / aç aç bitmiyordu kapılar / anamdan öğrendim saklı kalmayı / beni merak etti bahçeler / ısırgan otları nasıl kendi içine bağırırsa öyle bağırdım, çünkü zehir tene varırsa / ölür” yukarıdaki dizelerde kadın, yani anne görüntüsü bin yıllık süreci içerisinde verilmiş, kadının susmaktan başka bir şey yapmadığı, daha çok da saklı kalmayı tercih ettiği, özellikle vurgulanmak istenmiştir. Ki, neolitik döneme bakıldığında bile, göze çarpan bir şeydir bu. Kadın onca saygı görmesine karşın, onun, ‘ egemen olduğu ama yönetmediği’ antropologlar tarafından ifade edilmiştir. Tam da bu noktada, kadın at, avrat gibi bir takım şeylerin kutsal sayıldığı bu coğrafyada, yine tüm olumsuzlulukların kadının üzerinden, ona atfedilmiş, küfür niteliği taşıyan bir takım sözcüklerle gerçekleştiği gözlemlenir. Yakın tarihimize baktığımızda en azından gözlemlediğimiz budur. TV kanalları da, gösterime giren dizilerle bunu destekler. Hırçınlık ve öfke, yükselen milliyetçilik, halkların birbirine kırdırılması… Bu anlamda bakıldığında Cem Karaca’nın, bir zamanlar söylediği bir şarkı sözünden alıntıladığım; “ at bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim” sözleri, tamı tamına söylenenlere uygun düşer. Süreç içerisinde, erkeğin metalaştırdığı kadın, yine erkeğin dizelerinde, onun, eril narsizminin bir parçası olarak var olmuştur. Bu da kadının, kendini kayıp bir ada olarak görmesinin nedenidir. Fakat her şeye rağmen vardır. Hem de doksanlardan itibaren, edebiyat ve hayatın her alanında kendini var ederek. Kendini gösterir ama şairin dizelerinde, şu şekilde yer almaktan, kendini kurtaramaz. Cihan Oğuz, Mehteran Bölüğüyle Enternasyonal adlı şiirinde, şu dizeleri söyler işiten kulaklara; “ Bizi bize o diye tanıtıp kandırdılar ya / Kimliksiz olmamız bu veçile / Şimdi ne kadar konuşsak o kadar suskunuz / Kelimeler aslına rücu etmeye korkan birer orospu çocuğu / Her satıra zorla vesika etmişler masum halini” der. Cemal Süreya’da ondan farklı değildir. Onun bir şiirinde kente, kibar ve fahişe gibi sıfatlar yakıştırılır. Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim adlı şiirindeki göze çarpan dizeler şunlardır; “ Kent, / Kibar ve fahişe sıfatlarla / kuş barsaklarında tembelleştirdiğin ilkeyi” Burada, Ahmet Telli’de, Su Çürüdü adlı şiiriyle anılabilir. Yetmişli yılların toplumcu şairi Ahmet Telli, ezilen insan görüntülerini, şiirine resmederken, aynı hassasiyeti şiirinde göstermez, gösteremez. Bu da onun dizelerine, şu şekilde yansır; “ Kaşarlanmış bir orospu gibi / durmadan çarpıyor bir delikanlıya” dizeleri erkeğin erilliğini, yalnızlığını göstermesi bakımından önemli olmakla birlikte, bir de araya sistem sorunu girer. Gittikçe yalnızlaştırılmış erkek, kendi açmazını, kamuoyuna yansıtır. Kamuoyuna yansıtılan şiirlerden bir tanesi de, şair Abdülkadir Budak’ın, Aile Reisi adlı şiiridir. Abdülkadir Budak’ın Aile Reisi adlı şiiri, bu anlamda önemlidir. Çalışan, tek maaşla ailesini geçindiren, sonunda, vahşi kapitalizmin diliyle konuşan, bir şair tiplemesi ortaya çıkar. Bu sistem içerisinde erkek, ailesini geçindirmek zorunda kalmış, ezilen ama egemen gücü simgeler aslında. Şiirinin adının Aile Reisi olması ise bu anlamda ilginçtir. Çekinmesiz, belki de kendi olağanlığı içinde hayatın, şair içinde bulunduğu sistem ile özdeşleşmiş, kendi gerçeğini, bir anlamda eril düzenin onun üzerinde kurduğu baskıyı, acıyı dillendirmiştir. İşte, Aile Reisi adlı şiirden dikkat çeken dizeler; “ Değişmek diyordunuz o da oldu sonunda / Et yok ama yapılır iskeletin hesabı / Vahşi kapitalizmin diliyle konuşurum / Bu benim tarzım değil bu benim acım / Varlık nedenim ailem ama yoruldum” der. 70’li yılların toplumcu şairlerinden İsmail Uyaroğlu’da, ataerkil bakış açısıyla, kadına bakan şairlerden yalnızca bir tanesidir. Onun, Düğme adlı şiirindeki şu dizeler bu bakış açısı ile yazılmış, ondan, yani kadından, kendini tanıması istenmiştir.“ Eteğini kaldır. Karanlığını tanı / Haydi artık soyunup yatsana / Kızsın ne güzel kan olur her yer” Yine o dönem şairlerinden, Erol Çankaya’da, erkek egemen söyleme yaslanarak, şiir yazan şairlerimizdendir. Çankaya, Korku adlı şiirinde; “ Neler oluyor dışarıda? / ozalite çekilmiş bildiriler, fabrika girişlerini süslüyor / Yiğit ve erkekçe bir ses ilk satırlarda: / ‘ yurttaşlar’ ” der. Şiirimizin önemli ismi Ahmet Erhan’da, egemen söylemden kurtulamaz. Kendisine öğretile gelenle varlığını sürdürür. Çünkü erkeğin var olabilmesi, kadının onun arkasında, yanında olması ile ilintili bir şeydir. Kadın doğurur, erkeğin sevdiği şeyleri sever, susar ve erkeğini mutlu eder. TV kanallarında, ünlü erkeklerin arkasında duran kadınların, kendileri ile yapılan röportajlarda mutluluklarını, erkeğin bir adım gerisinde durmaya borçlu olduklarını söylemeleri ile durum daha da vahim bir hal alır. Ahmet Erhan’ın Sunu adlı şiirinden alıntıladığım dizeler bu anlamda önemlidir. “Yaşamı benimle bölüşecek”, “ Sevdiğim şeyleri sevecek” , “ Çocuklar doğuracak” derken Erhan aslında, burada kadına biçilmiş rolü de ifade eder dizelerinde. Erkeğin sevdiği şeyleri sevmek, istemese de ona çocuklar doğurmak… Yapılan her şey nerdeyse erkekler içindir. Bu da, Ali Cengizkan’ın dizelerine kendini hissettirir. Ali Cengizkan, sevilen şiiri Solfasol Otobüs’ünde, sevdiği kızın, özellikle kızoğlan kokusunu duymak ister. “ Bu otobüs en kalabalık, / Yollarda hemen her gün kaza, / Ama olsun, biz yine ona binelim. / Şöyle geç, hem biraz daha sokul, / Duymak isterim o kızoğlan kokunu” Cemal Süreya’nın, İngiliz adlı şiirinde ise, tuhaf bir böbürlenmenin kokuları hissedilir. ( Ki bu cinsellik anlamında alınmalıdır ) Dizelere bakıldığında bu tuhaf koku şu şekilde kendisini gösterir; “ Ayakta duran kadınlar olur ya / Meryem bunlardan / Üç türlü ayakta duruşu var / Birini yalnız bana kullanıyor / - Güzel mi bari / - Hem de nasıl” Gücü elinde tutan erkek, çekinmeden yazar. Bu belki de, onunla yani erkek ile içselleşmiş, olağan bir durumdur. Bin yılların etkisiyle yazmıştır hissettiğini. Yazsın tabi de kadının da çevresine tel örgüler örmesin, gerçeğini gözden kaçırmaması dileği ile. Fakat nedense, erkekler için geçerli olabilen bir takım şeyler, kadınlar için pek geçerli olmaz. Erkek göğsünün güzelliğini, bacak aralarını birkaç kişi dışında, rahat bir dille yazabilen şair kadın, nerdeyse yok gibidir. Erkekse rahattır. Tam da bu noktadan bakıldığında, erkek şairlerin, şiir cumhuriyetinin geniş bozkırlarında rahatça dolaşabildikleri gözlemlenir. Serkan Işın’ın severek okuduğum İyi Bir Şeyhin Telesekreter Mesajı şiirinden alıntıladığım şu dizeleri, bu rahatlığın ürünüdür; “ belli bir göl, bir su yolu, bir hayat / bir bina; yolları ile geliyor fırtına; / bozum, leş gibi kokan hayalarım, / evet ya işte / insanlar hemen yanımızda! Şimdi ve burada” ya da Cevdet Karal’ın, Siyah Kar Lekesi adlı şiirinden alıntılanan şu güzelim dizeleri, erillik kokmasa da, olsa olsa rahat bir söylemin ifadesidirler. “ serin tapınaklara girdin durulmadın / serap öldü, rüzgâr saldı / kumdan atlarını, bu son kum / sal / dı ya / ne sandın / şehvetli bir dua / gibi boşaldın / kasıklarından hayatın” Erillik, rahatlık bir yana sonuçta insanoğlu yalnızdır. Bu kadın ya da erkek de olsa. Bununla birlikte toplumsal olayların insanı ya da şöyle diyeyim şairleri de etkilediği bir gerçektir. Her ihtilal sonrası ortaya çıkan özgürlükçü ortam, değişik şair tiplerinin ortaya çıkmasında da etkili olmuştur. Örneğin 27 Mayıs hareketi, 12 Mart Muhtırası, toplumcu gerçekçi şairlerin ortaya çıkmasında etkili olmuş, ne ki bu şairler savundukları eşitlikçi sisteme, yazdıkları şiirlerle ters düşmüşlerdir. Burada, ters düşmelerinin altında, bin yılların, onlar üzerinde yarattığı, kemikleşmiş etkiyi aramanın mümkün olabileceği, bu nedenle de bu şairlerin “erkek” ya da şöyle diyeyim erkek şiirleri” yazmış oldukları dikkat çekebilir. Bunun; yani o dönemde yazılan şiirlerin, şimdi bile okuyanlar üzerinde yaratacağı olumsuz etki bir yana, sürecin devam ettiğini, kırılma yaşansa da gözden kaçırmamak gerekir. Kısaca, demek istediğim belki de, şimdiden geriye dönüp baktığımızda, binlerce yıl ötesinden gelen, bir yalnızlık teknesinin şimdi de var olduğudur. Terazininse ayarı bozuktur. İbrenin ucu hep erkeği göstermektedir. Bunu, edebiyat dünyasını kıstas olarak düşündüğümüzde, gelinen noktada en azından erkek şiirinde, eril söylemin az çok kırıldığı, “ kalemin erkekliği temsil ettiği günlerden, sayfanın kadın yaratıcılığını temsil ettiği günlere gelindiği” dikkat çekici bir şekilde hissedilmektedir. Ne ki aşılacak çok yol vardır.
1) Yusuf Alper, Şiir ve Psikiyatri Kavşağında, Okuyanus Yay, s. 69, İstanbul 2001
BETÜL TARIMAN
* Bu yazı Betül Tarıman'ın izniyle yayınlanmıştır.
ÜZERİNE BİR DENEME
“Her oğlun yüreğinde bir katil yatar
Mı dersiniz Freud Hazretleri?
Yoksa önce kurban sonra mı katil yatar
Babanın bağrına oğul dayar mı hançerini”
Yusuf Alper
Aristoteles’e göre kadın, “ bazı özellikler kendisinde eksik olduğu için” kadındır, St.Tomas’a göre, “ kusurlu erkektir” Freud kadını, kişiliksiz bir hadım olarak tanımlar, İncil, Havva’nın, Adem’in kemiklerinden yapıldığını söyler. Havva, kışkırtıcı, kötü kadın, Meryem ise masum, bakiredir. Fransız yazar Benda’ya göre, “ erkeğin gövdesi kadından ayrı olarak tek başına anlam taşır, oysa kadının gövdesi tek başına anlamsızdır… Erkek kendini kadınsız düşünebilir ama kadın asla” Kadın hakları, kadınlar tarafından talep edilmeyen, onlara verilmiş bir hak olarak sunulur. Fransız Devrimi’nin hazırlayıcılarından biri olan, tutsakları isyana kışkırtıyor gerekçesi ile oyunu yasaklanan Olympe de Gouges, devrim tarihi yazılırken hep unutulur. Osmanlı kadın hareketleri, hiç anılmaz. Almanya’da felsefe tarihinin Hildegard von Bingen ile başladığını söylemek nedense kimsenin işine gelmez. Sanat ve edebiyat sadece erkeklerin ilgi alanına girer. Kadının yaratıcılığı doğum ile sınırlıdır. Kadın, kendine özgü yaradılışından dolayı, iyi eş ve anne olabilir ama iş hayatında bedensel güçsüzlüğü ve duygusal yönelimleri yüzünden, erkeklerin çalıştığı işlerde çalışamayabilir. Çünkü erkek bunu, en başından belirlemiştir. Bu, binlerce yıl öncesinden gelen bir süreçtir. Yerleşik hayata geçilmesi ile başlayan süreç, günümüzde de sancılı bir şekilde sürmektedir. Şimdiden geriye dönüp baktığımızda, erkeğin kendi yarattığı dil ve kavramları ile konuştuğuna, varlığını sürdürdüğüne tanık olunduğudur. Erkeğin kendi yarattığı dil ve kavramları ile konuşmasında, ödipal dönemin etkisinin büyük olduğu söylenebilir. Anneyi yücelten oğul, bir zaman sonra, ona duyduğu cinsel duygularla, babanın karşısında yer alır. Babayı rakip- düşman olarak gören oğlun bu tavrı uzun sürmez. Kendisinin duygularından dolayı cezalandırılacağını düşünen oğul, Yusuf Alper’in demesiyle, “ hızla bu duygularını bilinçdışı çöplüğüne iter. Bu kaygı oğlanı babaya yaklaştırır, onun gibi bir baba olma yoluna girer. Annesi yasaktır. O duygular ayıptır, günahtır, toplumdışıdır. Böylece çocuğun superegosu gelişmiş; çocuk artık küçük adam olmuştur.” (1) Bu şekilde şekillenmiş dünyada, kadının yeri peki nedir? Bu noktadan kadına baktığımızda, kadın, kadını nasıl tanımlar? Deborah Tannen, Dünden Bugüne, Erkekleri Dinlemek başlıklı yazısında; “ hala izleyicileri kadınlar, gösteriyi ise erkekler oluşturuyor” der. Şair Fatma Nur ise, kadın gözü ile bir kadını, yani annesini seyyar bir lamba olarak tanımlar. “ çok kızkardeşli akşamlarda / seyyar bir lambaydı annem odalarda” demesi de belki onun bundandır. Elbette, bu örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkün. Fakat çoğalttığımızda, bu tablo bizleri ürkütebilir. Bu ürkütücü gerçek karşısında insan, donup kalabilir. Erkeğin çıkar ve ilgi alanlarına hizmet eden bir dünyada, doğaldır ki hazırlanan anayasalarda, erkeklerden yana bir tutum izler. Erkek merkezli bu dünyada, çoğunluk erkek mutlu, kadınsa mutsuzdur. Asıl tartışılması gerekende sanırım burada budur. Kadının mutlu olmadığı, sömürüldüğü bir dünyada, her şeyin paylaşılarak güzel olabileceği gerçeğinden yola çıkarak, erkeğin de mutlu olabileceğini söylemek mümkün değildir. Çoğunluk yazılan şiirlere baktığımızda, bu gözlemlenebilir. Yıldız Cıbıroğlu, Ahmet Cemal’in, “ Kıyıda Yaşamak” adlı kitabı üzerine yazdığı yazıda, şunları söyler: “ Tanrı yanılmıştı, erkek bedeni içinde kadın ruhunun gelişeceği bir kader yazmıştı roman kahramanına, anne, babanın yanlışlarını oğla ödetmişti. O zaman, Prometheus gibi Tanrı’ya başkaldırmak gerekmez miydi? Medyatik ve “ cıvıklaşmış” haber dışında, erkeklerin bu konudaki suskunlukları, dertlerinin üstüne bir perde gibi örtülmüş, örtüldükçe acısı derinleşmiştir. Kemikleşmiş yanlışlar yüzünden belki de bütün erkekler gizli yaralar almışlardır az ya da çok. Yazınımızda buna karşın ne yapıldı; erkek yazarlar yakın zamanlara kadar bu konunun ciddiliğiyle orantılı bir edebiyat eseri yarattılar mı?” Ben kendi adıma, bu anlamda yazınımızda tek tük çalışmalar dışında, bir şey yapıldığını sanmıyorum. Bu nedenle bu yazı ile burada ben, şiirimizde, erkek egemen söylem ve bunun altında yatan yalnızlık temasını sorgulamaya çalışacağım. Sorun belki de sistemin sorunu, yalnızlıksa hepimizin.
Tam da bu noktada, acı ve yalnızlıktan yola çıkarak, şiirin erkeklerinde erillik ve yalnızlık konusu akla gelebilir. Çünkü iktidar olan yalnızdır. İktidar olmak bunu ister. Tabiî ki bu da beraberinde, binlerce yıllık sürecek yalnızlığı beraberinde getirir. Fakat bu, iki başlı bir yalnızlıktır. Bu iki başın bir ucu, kadını işaret eder. Ama daha önce bu alanda, kadınların binlerce yıldır yoksandığını söyleyerek. Çünkü çok değil, batı edebiyatı antolojilerinde bile kadın yazar ve şairlerinin adlarının geçmesi, ancak yirmi otuz yıl içinde olmuştur. Bu tabiî ki, kadının daha önce yazmadığı anlamına gelmez. Olsa olsa, bu işin erkek tekelinde olduğunu gösterir bize. Bu nedenle de, kadının zayıflığı üzerine kurulu yaşadığımız dünyada, çoğunluk erkek edebiyatından söz edilebilir. Örneğin; Charletto Bronte, yazdığı şiirleri eleştirmesi için, Robert Shouthey’e gösterdiği zaman, şu cevabı almıştır: “ Edebiyat bir kadının asıl işi olamaz, olmamalıdır da” Bu acı gerçek karşısında, insanın ürpermemesi mümkün değildir. Tarihsel süreç içerisinde kadınlar, nasıl bedenen güçsüzlüklerine, akılsızlıklarına inandırılmışlarsa, erkeklerde güçlü ve üstün varlıklar olduklarına inandırılmışlardır. Bu yazın alanında da kendini göstermiş, erkekler bu alanda erillikleri ile biçimlenmiş yalnızlıkları ile rahatça dolaşma imkânı bulmuşlardır. Bu rahat dolanım içerisinde erkek şair aslında yalnızdır. Hüznü merkez edinen erkek şair, iyi şiirlere imza atmakla birlikte, ataerkil bakış açısıyla kadını, yazdığı şiirin içine hapsetmiş, kadın da erkeğin şiirinde yer almıştır. Bunu şimdi örneklerle, onlardan alıntıladığım dizelerle açımlamaya çalışacağım. İlk örnek Süreya Berfe’den. Berfe, Kalfa adlı şiirinde; “ birbirine benzeyen devrimci kızlarla arası iyi değil / onları erkeksi ve fazla ukala buluyor / sevmiyor onların bayıldığı türkücüyü / kurdukları cümleleri yadırgıyor / çok sigara içtiklerinden / çok konuştuklarından yakınıyor” diyor. Burada, erkeğin güçsüz kadın ihtiyacı içerisinde olduğu savı gerçeklik kazanıyor. Erkek devrimci kızları fazla ukala buluyor, kurdukları cümleleri yadırgıyor. Çünkü kadının zayıflığı üzerine kurulu düzen bunu gerektirir. Yani erkeğin tekelindeki kadını. Bunu da Oya Batum Menteşe şu sözleri ile açıklar; “Kadının zayıflığı üzerine kurulan sosyal yapılaşma, cinsiyete göre iş bölümü; yani kadının evde, erkeğin dış hayatta odaklaşması sonucunda, kaçınılmaz bir şekilde farklı erkek ve kadın kültürleri oluşmuştur. Erkeğin hâkim kültürünün içine, kadın hiçbir zaman girememiş, az da olsa girmeyi başaranlar “ erkeksi” olmakla suçlanmışlardır. Bu nedenle Turgut Uyar’ın şu dizeleri ilgi çekicidir. İşte Uyar’ın Göğe Bakma Durağı adlı şiirinden alıntıladığım dizeler; “ Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat / Durma kendini hatırlat” Bu dizeler pek çok şeyin göstergesidir de aynı zamanda. Daha çok da belki, ezilen kadının, egemen kültürün simgesi erkeğin… Burada erkek, yani Turgut Uyar seçen durumunda, kadın da seçilen konumundadır. Çünkü kadının seçme lüksü yoktur. Kadın, erkek için güzel olmak, onun tarafından beğenilmek durumundadır. Bunu da sistemin bir parçası olarak yerine getirir. Erkek de egemenliğini sürdürür. İlhan Berk’in, Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim adlı şiirindeki dizeleri bu anlamda önemlidir. Dizelerde, erkeğin yöneten konumda olduğu göze çarpar. Erkek kraldır. Kadınsa ülke. Hatta zenci. Beyaz adamın üstün olarak görüldüğü süreçte, zencinin ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesi, bu anlamda yadırganmamalıdır. İşte İlhan Berk’ten alıntıladığım dizeler; “ ben senin krallığın ülkene yetiştim /kaldım gölge tanımayan güzelliğinle” ya da “ sen o çıktığım sularsın, zencim benim” demesi bundandır. Orhan Murat Arıburnu’ndan alıntıladığım şu dizelerde, bu nedenle burada ilgi çekicidir. Erkek, karar verme mercii tavrını sürdürür yine. Ona süslenen kadın, onun için gülsün, elbisenin darını erkek için giysin ya da giymesin istenir. Giyilecekse onun için giyilecek, zevkten çıldıracaksa o çıldıracaktır. Peki ya o ne yapacaktır? Muhtemelen tavrını değiştirmeyecek, yöneten tavrını sürdürecektir. İşte Orhan Murat Arıburnu’nun Havva’nın Kızı adlı şiirinden dizeler; “bacak bacak üstüne koyma / ortadan ayırma saçlarını / gülerken deli edersin / gülme / esvabın darını giyme / hele kapının önünde durup mehtaba karşı / elini elime verme” Ona Nevzat Çelik’te Anımsamak Kuşları adlı şiirindeki şu dizeleri ile katılır; “ ne mümkündü görmemek hissetmemek / incecik parmaklarında aşkla tüterdi / değer değmez dudaklara / bütün sigaralar erkekti” Aslında buradaki “ bütün sigaralar erkekti” ifadesi çok şey ifade eder. Çünkü her şey gibi sigarada erkeklere mahsus bir şeydir. Öyle düşünülür. Erkek elinde sigara ile dolaşır, göze batmaz, ama ya kadın? Bununla birlikte, erkek tarafından zayıf görülmüş, güçsüzleştirilmiş kadın, onun gibi olarak ya da erkek gibi tavır sergileyerek, kendini güçlü kılmaya çalışır. Bu, çoğunluk alışıldık bir şey olarak karşımıza çıkar. Siyasete soyunmuş kadınların, kullandıkları beden dili, ( erkeksi) bu anlamda önemlidir. Kadının yazdığı şiirde de, bu tarz yaklaşımlara bazı dizelerde rastlanılır. Kimi kez, kadınların farkında olmadan kullandıkları söyleme, “ acemden gelme ipeklileriyle / övünen bir eksik etek, bir yarım akıl” dizeleriyle, Lale Müldür eklemlenebilir. Nazan Öncel’in bir şarkı sözünde, “ sokarım politikana” demesi ise dikkat çekicidir. Ama her şeye rağmen yalnızlık… Metin Altıok’un, Sarıl Bana adlı şiirindeki şu dizelerde olduğu gibi… “ Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala / sevgiler bekliyor sürekli senden. / insanın bir yanı nedense hep eksik / ve o eksiği tamamlayayım derken, / var olan aşınıyor azar azar zamanla. / anamın bıraktığı yerden sarıl bana” Çünkü erkek iktidarını oluştursa da yalnızdır. Her ne kadar iktidar bunu gerektirse de. Erkek, bunun bedelini ağır öder, dolayısı ile kadın da. Ve belki de binlerce yıldır süregelen çatışmada burada başlar. Çatışma ama yalnızlıkla örülmüş bir çatışma. Bu yalnızlık ise Evler’in şairi Necatigil’in Evler şiirine şu şekilde yansır; “ Yeni yeni tüterken ocakların dumanı / - kadın en büyük kuvvet erkeğin işinde - / Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı / Evler dilsiz şikâyet, kaçmışların peşinde” derken yalnızlığından, evlerin içindeki yalnızlıktan ve aslında erkeğin kadına olan ihtiyacından söz eder. Çünkü kadın erkeğe destek olmak için vardır. Onun arkasını toplayacak, işlerini kolaylaştıracak, özel kararlar vermesini sağlayacaktır. Bir anlamda, erkeğin varlığı kadına bağlıdır. Kadın ise, kendine öğretilmiş değerlerle, kendine güvensiz bir şekilde, erkeğinin peşinden gitmeyi kendine çoğunluk görev bilmiştir. Bu görev bilinci de, erkeğin varlığını sürdürmesinde, krallığını yaratmasında etkili olmuştur. Şiirin erkeklerinde erilliğin yoğun olarak gözlemlendiği şairlerden bir tanesi de Nazım Hikmet’tir. Nazım Hikmet, Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri adlı şiirinde, kendini ya da kendi özelinde başka erkekleri, kadını da bulunduğu konum itibariyle açıklar. İşte şiirden dizeler; “O mavi gözlü bir devdi / Minnacık bir kadın sevdi. / Kadının hayali minnacık bir evdi, / bahçesinde ebruliii / hanımeli / açan bir ev” Dikkat edilirse burada erkek mavi gözlü bir dev olarak verilmiştir. Erkek koruyan, kollayan özelliği ile ön plana çıkmaktadır. Kadınsa minnacıktır ve tek hayali de minnacık bir evdir. Çeyiz yapan kadın, pembe panjurlu ev düşleyen kadın… Bu nedense hiç değişmez. Yerleşik hayata geçildiğinden bu yana, rollerin kesinleşmesi ile birlikte durum böyle olagelmiştir nedense. İktidar birilerinin eline geçmiş ve o da bu iktidarı, yalnızlaşması pahasına kullanmıştır. Yine Nazım Hikmet’le devamla, onun Kızıl Saçlısına başlığı altında yazdığı şu dizeler oldukça dikkat çekicidir; “ Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer… / olursa 24 ayar ahlaklı… / anama bakar gibi bakar… / İlaha tapar gibi taparım… !” Erkek kadının el değmemişini, bakirelik gibi, toplum tarafından kadına biçilmiş rolle kutsanmış bir kadını istemektedir. 24 ayar ahlaklı kadın olmazsa, kadın sevilmeyecek ya da ona tapılmayacaktır. Günümüzde olanca hızıyla devam etmekte olan töre cinayetleri göz önünde bulundurulduğunda durumun önemi sanırım daha bir anlaşılır. Güç erkeğin elindedir, o, ol derse olur. İşte bu güç, Dağlarca’nın Ak Türkü adlı şiirine “ “baba dağlar” şeklinde yansır. “ … Baba dağlar uzakları bekler / Gece ulu gece gelirdi en son / Durur idik uykulara / Güler idi yıldız bacı” Dağ yüksektir, yüksekliği onu güçlü kılar, Gecenin karanlık olması ile nerdeyse eş değer bir duygudur bu. Dağ ile bir baba görüntüsü çizilmek istenmiştir. Bunun yanı sıra, bacı ile de yıldız eş değer tutulmuştur. Çünkü yıldız bir parıltıdır uzakta. Kadında ancak parıldar, ışığı egemen güce göre güneşten daha azdır. Şeref Bilsel’de, Safran adlı şiirinde, erkek gözü ile kadını, yani annesini şöyle tanımlar; “ orada babam… telaşlı, yeni ayrılmış / yağmurdan, tütün ve merhamet kokuyordu / anam hiçbir şey yapmıyordu / ölmekten başka / aç aç bitmiyordu kapılar / anamdan öğrendim saklı kalmayı / beni merak etti bahçeler / ısırgan otları nasıl kendi içine bağırırsa öyle bağırdım, çünkü zehir tene varırsa / ölür” yukarıdaki dizelerde kadın, yani anne görüntüsü bin yıllık süreci içerisinde verilmiş, kadının susmaktan başka bir şey yapmadığı, daha çok da saklı kalmayı tercih ettiği, özellikle vurgulanmak istenmiştir. Ki, neolitik döneme bakıldığında bile, göze çarpan bir şeydir bu. Kadın onca saygı görmesine karşın, onun, ‘ egemen olduğu ama yönetmediği’ antropologlar tarafından ifade edilmiştir. Tam da bu noktada, kadın at, avrat gibi bir takım şeylerin kutsal sayıldığı bu coğrafyada, yine tüm olumsuzlulukların kadının üzerinden, ona atfedilmiş, küfür niteliği taşıyan bir takım sözcüklerle gerçekleştiği gözlemlenir. Yakın tarihimize baktığımızda en azından gözlemlediğimiz budur. TV kanalları da, gösterime giren dizilerle bunu destekler. Hırçınlık ve öfke, yükselen milliyetçilik, halkların birbirine kırdırılması… Bu anlamda bakıldığında Cem Karaca’nın, bir zamanlar söylediği bir şarkı sözünden alıntıladığım; “ at bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim” sözleri, tamı tamına söylenenlere uygun düşer. Süreç içerisinde, erkeğin metalaştırdığı kadın, yine erkeğin dizelerinde, onun, eril narsizminin bir parçası olarak var olmuştur. Bu da kadının, kendini kayıp bir ada olarak görmesinin nedenidir. Fakat her şeye rağmen vardır. Hem de doksanlardan itibaren, edebiyat ve hayatın her alanında kendini var ederek. Kendini gösterir ama şairin dizelerinde, şu şekilde yer almaktan, kendini kurtaramaz. Cihan Oğuz, Mehteran Bölüğüyle Enternasyonal adlı şiirinde, şu dizeleri söyler işiten kulaklara; “ Bizi bize o diye tanıtıp kandırdılar ya / Kimliksiz olmamız bu veçile / Şimdi ne kadar konuşsak o kadar suskunuz / Kelimeler aslına rücu etmeye korkan birer orospu çocuğu / Her satıra zorla vesika etmişler masum halini” der. Cemal Süreya’da ondan farklı değildir. Onun bir şiirinde kente, kibar ve fahişe gibi sıfatlar yakıştırılır. Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim adlı şiirindeki göze çarpan dizeler şunlardır; “ Kent, / Kibar ve fahişe sıfatlarla / kuş barsaklarında tembelleştirdiğin ilkeyi” Burada, Ahmet Telli’de, Su Çürüdü adlı şiiriyle anılabilir. Yetmişli yılların toplumcu şairi Ahmet Telli, ezilen insan görüntülerini, şiirine resmederken, aynı hassasiyeti şiirinde göstermez, gösteremez. Bu da onun dizelerine, şu şekilde yansır; “ Kaşarlanmış bir orospu gibi / durmadan çarpıyor bir delikanlıya” dizeleri erkeğin erilliğini, yalnızlığını göstermesi bakımından önemli olmakla birlikte, bir de araya sistem sorunu girer. Gittikçe yalnızlaştırılmış erkek, kendi açmazını, kamuoyuna yansıtır. Kamuoyuna yansıtılan şiirlerden bir tanesi de, şair Abdülkadir Budak’ın, Aile Reisi adlı şiiridir. Abdülkadir Budak’ın Aile Reisi adlı şiiri, bu anlamda önemlidir. Çalışan, tek maaşla ailesini geçindiren, sonunda, vahşi kapitalizmin diliyle konuşan, bir şair tiplemesi ortaya çıkar. Bu sistem içerisinde erkek, ailesini geçindirmek zorunda kalmış, ezilen ama egemen gücü simgeler aslında. Şiirinin adının Aile Reisi olması ise bu anlamda ilginçtir. Çekinmesiz, belki de kendi olağanlığı içinde hayatın, şair içinde bulunduğu sistem ile özdeşleşmiş, kendi gerçeğini, bir anlamda eril düzenin onun üzerinde kurduğu baskıyı, acıyı dillendirmiştir. İşte, Aile Reisi adlı şiirden dikkat çeken dizeler; “ Değişmek diyordunuz o da oldu sonunda / Et yok ama yapılır iskeletin hesabı / Vahşi kapitalizmin diliyle konuşurum / Bu benim tarzım değil bu benim acım / Varlık nedenim ailem ama yoruldum” der. 70’li yılların toplumcu şairlerinden İsmail Uyaroğlu’da, ataerkil bakış açısıyla, kadına bakan şairlerden yalnızca bir tanesidir. Onun, Düğme adlı şiirindeki şu dizeler bu bakış açısı ile yazılmış, ondan, yani kadından, kendini tanıması istenmiştir.“ Eteğini kaldır. Karanlığını tanı / Haydi artık soyunup yatsana / Kızsın ne güzel kan olur her yer” Yine o dönem şairlerinden, Erol Çankaya’da, erkek egemen söyleme yaslanarak, şiir yazan şairlerimizdendir. Çankaya, Korku adlı şiirinde; “ Neler oluyor dışarıda? / ozalite çekilmiş bildiriler, fabrika girişlerini süslüyor / Yiğit ve erkekçe bir ses ilk satırlarda: / ‘ yurttaşlar’ ” der. Şiirimizin önemli ismi Ahmet Erhan’da, egemen söylemden kurtulamaz. Kendisine öğretile gelenle varlığını sürdürür. Çünkü erkeğin var olabilmesi, kadının onun arkasında, yanında olması ile ilintili bir şeydir. Kadın doğurur, erkeğin sevdiği şeyleri sever, susar ve erkeğini mutlu eder. TV kanallarında, ünlü erkeklerin arkasında duran kadınların, kendileri ile yapılan röportajlarda mutluluklarını, erkeğin bir adım gerisinde durmaya borçlu olduklarını söylemeleri ile durum daha da vahim bir hal alır. Ahmet Erhan’ın Sunu adlı şiirinden alıntıladığım dizeler bu anlamda önemlidir. “Yaşamı benimle bölüşecek”, “ Sevdiğim şeyleri sevecek” , “ Çocuklar doğuracak” derken Erhan aslında, burada kadına biçilmiş rolü de ifade eder dizelerinde. Erkeğin sevdiği şeyleri sevmek, istemese de ona çocuklar doğurmak… Yapılan her şey nerdeyse erkekler içindir. Bu da, Ali Cengizkan’ın dizelerine kendini hissettirir. Ali Cengizkan, sevilen şiiri Solfasol Otobüs’ünde, sevdiği kızın, özellikle kızoğlan kokusunu duymak ister. “ Bu otobüs en kalabalık, / Yollarda hemen her gün kaza, / Ama olsun, biz yine ona binelim. / Şöyle geç, hem biraz daha sokul, / Duymak isterim o kızoğlan kokunu” Cemal Süreya’nın, İngiliz adlı şiirinde ise, tuhaf bir böbürlenmenin kokuları hissedilir. ( Ki bu cinsellik anlamında alınmalıdır ) Dizelere bakıldığında bu tuhaf koku şu şekilde kendisini gösterir; “ Ayakta duran kadınlar olur ya / Meryem bunlardan / Üç türlü ayakta duruşu var / Birini yalnız bana kullanıyor / - Güzel mi bari / - Hem de nasıl” Gücü elinde tutan erkek, çekinmeden yazar. Bu belki de, onunla yani erkek ile içselleşmiş, olağan bir durumdur. Bin yılların etkisiyle yazmıştır hissettiğini. Yazsın tabi de kadının da çevresine tel örgüler örmesin, gerçeğini gözden kaçırmaması dileği ile. Fakat nedense, erkekler için geçerli olabilen bir takım şeyler, kadınlar için pek geçerli olmaz. Erkek göğsünün güzelliğini, bacak aralarını birkaç kişi dışında, rahat bir dille yazabilen şair kadın, nerdeyse yok gibidir. Erkekse rahattır. Tam da bu noktadan bakıldığında, erkek şairlerin, şiir cumhuriyetinin geniş bozkırlarında rahatça dolaşabildikleri gözlemlenir. Serkan Işın’ın severek okuduğum İyi Bir Şeyhin Telesekreter Mesajı şiirinden alıntıladığım şu dizeleri, bu rahatlığın ürünüdür; “ belli bir göl, bir su yolu, bir hayat / bir bina; yolları ile geliyor fırtına; / bozum, leş gibi kokan hayalarım, / evet ya işte / insanlar hemen yanımızda! Şimdi ve burada” ya da Cevdet Karal’ın, Siyah Kar Lekesi adlı şiirinden alıntılanan şu güzelim dizeleri, erillik kokmasa da, olsa olsa rahat bir söylemin ifadesidirler. “ serin tapınaklara girdin durulmadın / serap öldü, rüzgâr saldı / kumdan atlarını, bu son kum / sal / dı ya / ne sandın / şehvetli bir dua / gibi boşaldın / kasıklarından hayatın” Erillik, rahatlık bir yana sonuçta insanoğlu yalnızdır. Bu kadın ya da erkek de olsa. Bununla birlikte toplumsal olayların insanı ya da şöyle diyeyim şairleri de etkilediği bir gerçektir. Her ihtilal sonrası ortaya çıkan özgürlükçü ortam, değişik şair tiplerinin ortaya çıkmasında da etkili olmuştur. Örneğin 27 Mayıs hareketi, 12 Mart Muhtırası, toplumcu gerçekçi şairlerin ortaya çıkmasında etkili olmuş, ne ki bu şairler savundukları eşitlikçi sisteme, yazdıkları şiirlerle ters düşmüşlerdir. Burada, ters düşmelerinin altında, bin yılların, onlar üzerinde yarattığı, kemikleşmiş etkiyi aramanın mümkün olabileceği, bu nedenle de bu şairlerin “erkek” ya da şöyle diyeyim erkek şiirleri” yazmış oldukları dikkat çekebilir. Bunun; yani o dönemde yazılan şiirlerin, şimdi bile okuyanlar üzerinde yaratacağı olumsuz etki bir yana, sürecin devam ettiğini, kırılma yaşansa da gözden kaçırmamak gerekir. Kısaca, demek istediğim belki de, şimdiden geriye dönüp baktığımızda, binlerce yıl ötesinden gelen, bir yalnızlık teknesinin şimdi de var olduğudur. Terazininse ayarı bozuktur. İbrenin ucu hep erkeği göstermektedir. Bunu, edebiyat dünyasını kıstas olarak düşündüğümüzde, gelinen noktada en azından erkek şiirinde, eril söylemin az çok kırıldığı, “ kalemin erkekliği temsil ettiği günlerden, sayfanın kadın yaratıcılığını temsil ettiği günlere gelindiği” dikkat çekici bir şekilde hissedilmektedir. Ne ki aşılacak çok yol vardır.
1) Yusuf Alper, Şiir ve Psikiyatri Kavşağında, Okuyanus Yay, s. 69, İstanbul 2001
BETÜL TARIMAN
* Bu yazı Betül Tarıman'ın izniyle yayınlanmıştır.
4 Haziran 2008 Çarşamba
METİN CENGİZ
(3 Mayıs 1953, Göle / Kars şimdi Ardahan - )
Şair, yazar. Fatma Hanım ile ilkokul
öğretmeni Tahsin Cengiz’in oğlu. 1964 yılında Göle Merkez İlkokulu’nu, 1972 yılında
Kars Alpaslan Lisesi’ni, 1977 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Temel
Bilimler ve Yabancı Diller Yüksek Okulu Fransızca Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli
tarihlerde siyasi dergi çıkarmak, siyasi eylemde bulunmaktan dolayı bir çok
defa tutuklandı. 1977 – 1987 yılları
arasında Erzurum, Kars ve İstanbul’da Fransızca öğretmenliği yaptı. Bu süre
içinde İstanbul Marmara Üniversitesi Fransızca Bölümü’nü bitirdi (1987). 12
Eylül döneminde TCK’nun 141. maddesinden yargılandı, iki yıl hapis yattı. Öğretmenlik yıllarında bir süre gözaltına
alındı, il içi ve il dışı sürgünlere gönderildi, açığa alındı, Muş’ta öğretmenlik
görevini sürdürürken istifa ederek İstanbul’a dönüp Günaydın Gazetesi, Sosyal
Yayınlar, Papirüs Yayınları ve Tüyap’ta
düzeltmen, redaktör, editör ve çevirmen olarak çalıştı. Bir süre ara
verdiği öğretmenliğe Türkçe öğretmeni olarak 1993 yılında yeniden başladı. Öğretmenliğin
yanı sıra Yön Yayınları’nda editör olarak çalıştı. 2002 yılında öğretmenlikten emekli oldu. Karadeniz
TV’de Şiir ve Resim programını hazırlayıp sundu. 2005 yılında şiir ve şiirin
sorunları üzerine yayın yapmak üzere şair dostlarıyla adı sonradan Şiirden
Yayıncılık olarak değiştirilen Digraf Yayınevi’ni kurdu. Özel bir dershanede
çalıştı. 2010 yılında (Eylül) Şiirden dergisini yayımlamaya başladı. İstanbul’da
yaşıyor; bir çocuk babası. Türkiye Yazarlar Sendikası, Türk PEN, Edebiyatçılar
Derneği üyesidir.
Şiirleri Fransızca, İngilizce,
Almanca, İspanyolca, Boşnakça, Rusça, Romence, Makedonca, Bulgarca, Arapça,
İbranice, Azerice, Sırpça, Yunanca, Hintçe, Vietnamca, Japonca, Macarca ve
Kürtçe'ye çevrildi. Seçme şiirleri Apres le Tempete et Autres Poemes adıyla
Fransızca (2006, Harmattan); Poemas Escogidos adıyla (2013) İspanya'da
yayımlandı. Levant dergisinde sekiz şiiri "Divan" adıyla
Türkçeleriyle beraber yayımlandı. Sekiz şiiri Convorbiri Literare’da (Romanya,
Temmuz 2011) ve sekiz şiiri de Poesia’da (Romanya, 2011) yayımlandı.
Makedonya'da Haɯe Ƞhgmo dergisinde şiirleri yayımlandı. Bazı şiirleri de Europe dergisinde yayımlandı (2014).Editörlüğünü yaptığı Çağdaş 17 Türk Şairi adlı antoloji Harmattan Yayınları arasında
çıktı (2009, Paris).. Poesía Contemporánea De La Repúblıca De Turquía adıyla Jaime
B. Rosa ile hazırladığı Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ise İspanya'da yayımlandı (2013).
Vito İntini ile birlikte hazırladığı "antologia di poeti italiani e
turchi/ Türk ve İtalyan şairler antolojisi" "Como Cerchi Sull'acqua/
Suda Halkalar Gibisin" adıyla İtalya'da yayımlandı (2014, Grafiche Vito
Radio Editore). Birçok ülkeyle karşılıklı şiir antolojileri düzenlemektedir
(Romanya, Sırbistan, Makedonya, İtalya, İsrail, Filistin). Fransız şair Michel
Ménassé ile yaptığı işbirliği sonucu Fransız ve Türk şairlerinden karşılıklı
çeviriler yapıldı. Fransız şairlerin şiirleri Şiirden dergisinde yayımlandı;
Türk şairlerin şiirleri ise "Voix d'İstanbul" (İstanbul'un Sesi)
dosya adıyla Europe dergisinde yayımlandı (2014, no:1019). Seçme şiirleri
Sırbistan, Arnavutluk, Romanya, Kolombiya, İtalya ve Amerika'da yayımlanmak
üzeredir.
İlk yazısı "Nasıl Şiir" 3
Mayıs 1980 tarihinde ve ilk şiiri Demokrat
gazetesinde yayımlandı. Şiirleri, yazıları, çevirileri ve kendisiyle yapılan söyleşileri
Adam Sanat, Akatalpa, Atika, Aydınlık
Kitap, Bahçe, Broy, Cumhuriyet Kitap, Düşler,
Düşün, Edebiyat ve Eleştiri, Hece, Hürriyet Gösteri, Güzel Yazılar, Hece, Islık,
İnsan Şiir Defteri, Kavram-Karmaşa, Kedi Şiir Seçkisi, Lodos, Kum, Mor Taka, Mühür,
Nguoi Ha Noi (Vietnam), No, Öteki-siz,
Parantez, Pigmelion (Kıbrıs), Pitoresk, Revu Souffles(Fransa), Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiir Odası, Şiir
Oku, Şiir Ülkesi, Şiirden, Varlık, Yaratım, Yasakmeyve, Yazılıkaya, Yazko
Edebiyat, Yeni Biçem, Yeni Düşün vb. gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. 1988-1989
ve 2000-2002 yılları arasında Varlık dergisinde;
2003-2004 yılları arasında şiir ve sorunları ekseninde düzenli olarak aylık
yazılar yazdı.
İmge, şiir dili, felsefe ve şiir,
kültür ve şiir, postmodernizm ve şiir konularında yazdığı yazılarla şiir
bilincinin gelişmesine katkı sağladı.
Gelenekten hesaplaşarak yararlanan,
günümüz modern dünyasını sorgulayan; insanı bütünlüğü içinde, yaşadığı
gerçeklik ve duyu dünyasıyla derinliğine ele almaya çalışan, insanın düzen
tarafından bilinçli olarak parçalanmışlığını, manipüle edilmesini duyumsatan,
dünyanın değiştirilmesini, insanların ufkunu değiştirmek olarak işleyen felsefi
açılımları olan bir şiiri var. Şiir dili imge, biçim ve biçem
örgütleyiciliğinde lirizmin havzasında kendine özgü bir boyut kazandı.
Günümüzde yaşanan ve ölümün damgasını vurduğu gerçeklik son dönemde yazdığı
şiirlerinde modern dünyanın önemli bir boyutu olarak yer aldı. Savaş, ölüm, göç
gibi olgular felsefi bir derinlik ve lirik bir dille şiirsel boyuta taşındı.
Düşüncelerini belli başlı dergi ve gazetelerde yayımlamayı sürdürüyor.
Pablo Neruda, Eugéne Guillevic,
Jacques Prévert, Max Jacob, Jules Laforgue, Aimé Cesaire’den çeviriler yaptı.
Ödülleri:
“Şarkılar Kitabı” adlı
şiir kitabıyla 1996 Behçet Necatigil
Şiir Ödülü’nü, ''Sonsuz Çiseler
Büyük Sularda'' ve ''Dünyaya Katkımız
Bir Ebru Vurgusu'' adlı 2 ciltlik şiir kitabıyla 2010 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’nü aldı. 2011 yılında bütün
yapıtlarıyla Romanya’da Yazarlar Birliği ile Targu Jiu Kent Konseyi ve Kültür
Merkezi tarafından verilen Uluslararası
Tudor Arghezi Şiir Ödülü’nü, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası tarafından
verilen 2014 Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nü
aldı.
Yapıtları:
Şiir
Kitapları:
&
Bir Tufan Sonrası (1988, Broy Yayınları, İst.)
&
Büyük Sevişme (1989, Broy Yayınları, İst.)
&
Zehirinde Açan Zambak (1991, Edebiyat Gazetesi Yayınları)
&
İpek’A (1993, Broy Yayınları, İst.)
&
Şarkılar Kitabı (1995, Papirüs Yayınları)
&
Gençlik Çağı (1998, Yön Yayıncılık, İstanbul, 86
s.)
&
Aşk İlahileri & Günümüze
Hüzzamlar (2006,
Şiirden Yayınları, İst., 108 s.)
&
Özgürlük Şiirleri (2008, Şiirden Yayınları, İst., 48
s.)
&
Sonsuzluk Çiseler Büyük Sularda -
Toplu Şiirler/1 (Bir Tufan Sonrası, Büyük Sevişme, Zehirinde
Açan Zambak, İpek’A, Şarkılar Kitabı, Gençlik Çağı adlı kitaplarının toplu
basımı; 2008, Şiirden Yayınları, İst., 264 s.)
&
Dünyaya Katkımız Bir Ebru Vurgusu -
Toplu Şiirler/2 (Aşk İlahileri & Günümüze Hüzzamlar adlı
kitabıyla “Hayat ve Şiir” ile “Hayat ve Rastlantılar” adlı dosyalarının
ilk basımı, 2010, Şiirden Yayınları,
İst., 250 s.)
&
İmgeler Benim Yurdum (2011, Şiirden Yayınları, İst., 72s.)
&
Yeryüzü Halleri (2013, Şiirden Yayınları, İst., 80
s.)
&
Sonsuzluk Çiseler Büyük Sularda -
Dünyaya Katkımız Ebru Vurgusu - Toplu Şiirler (2015, Şiirden Yayınları, İst., 448 s.)
&
Elemli Şiirler (“Galip” Metin Cengiz imzasıyla;
2015, Şiirden Yayınları, İst., 64 s.)
Deneme, İnceleme, Eleştiri Kitapları:
&
Şiirin Gücü (1994, Yön Yayıncılık; 2. Basım:
2006, Şiirden Yayınları, İst., 144 s.)
&
Toplumcu Gerçekçi Şiir 1923-1953 (2000)
&
Modernleşme ve Modern Türk Şiiri (2002, Telos Yayıncılık, İst., 168
s.; 2. Baskı, 2011)
&
Şiir, Din ve Cinsellik (2005, Şiirden Yayınları, İst., 88
s.)
&
Nâzım'dan 70'li Yıllara Türk Şiirine
Eleştirel Bir Bakış (2005)
&
Şiir, İmge, Biçim, Biçem / Şiirin
Teorik Sorunları (2005,
Şiirden Yayınları, İst., 176 s.)
&
Şiir, Dil, Şiir Dili, Şiirsel Anlam (2006, Şiirden Yayınları, İst., 106
s.)
&
Küreselleşme, Postmodernizm ve
Edebiyat (2007,
Şiirden Yayınları, İst., 286 s.)
&
İmge Nedir (2009, Şiirden Yayınları, İst., 56
s.; Genişletilmiş 2. Baskı: 2014, Şiirden Yayınları, İst., 104 s.)
&
Kültür ve Şiir (2010 Şiirden Yayınları, İst., 84 s.)
&
Felsefe ve Şiir (2010, Şiirden Yayınları, İst., 58
s.)
&
La Paix – Şiir ve Hayata Dair
Denemeler (2011,
Şiirden Yayınları, İst.)
&
Cemal Süreya İkinci Yeni Bilincinin
Kurucu Gücü (2012, Şiirden Yayınları, İst.)
&
Platon ve Aristoteles'te Şiir
Düşüncesi (2012.
Şiirden Yayınları, İst.)
&
Şiir Nasıl Yazılır (2013, Şiirden Yayınları, İst.)
Röportaj Kitabı:
&
Hayat, Edebiyat, Siyaset-Ahmet Oktay
ile Dünden Bugünden (2004,
Everest Yayınları, İst.)
Antolojileri:
&
Baudelaire’den Günümüze Modern
Fransız Şiiri Antolojisi (Çev.
ve haz., 2000)
&
Batmış Güneşler Üstünde Günümüz
Fransız Şiirinden Seçmeler (2005,
Şiirden Yayınları, İst., 96 s.)
&
Çağdaş İspanyol Şiiri Antolojisi (Jaime B. Rosa ve Müesser Yeniay
ile; 2013, Şiirden Yayıncılık, İst.)
&
Eleştirel Çağdaş Büyük Türk Şiiri Antolojisi
(1900-2010) (2016,
Şiirden Yayınları, İst., 96 s.)
Sözlük:
&
İlkokullar İçin Türkçe Sözlük (Münevver Cengiz’le; 1995,ü Yuva
Yayınları, İst.)
&
Ortaokul ve Liseler İçin Türkçe
Sözlük (1995, Yuva
Yayınları, İst.)
Çevirileri:
&
Max Jacob / Sahici Mucizeler (Derleyen: Ülkü Tamer; 1991),
&
Aimé Cesaire/ Seçme Şiirler (Eray Canberk ile, 1999, ikinci
baskı 2001),
&
Pablo Neruda /Aşk Soneleri (1991)
&
Pablo Neruda /Ateşten Kılıç (1991)
&
Jules Laforgue /Sevdalılar (1993, İyi Şeyler Yayıncılık, 2.
Baskı: 2016, Şiirden Yayınları, İst.)
&
Eugene Guillevic /Seçme Şiirler (1993)
&
Jacques Prevert /Seçme Şiirler (Eray Canberk ile, 1994, Yön
Yayınları, İst.,112 s.)
&
Venus Khoury Ghata/Gölgeler ve
Çığlıklar (1996)
&
Naim Araidi/Acıklı Şeyler İçin
Bayram (2010,
Şiirden Yayınları, İst., 40 s.)
&
Gerard Augustin/Seçme Şiirler (Eray Canberk, Başak Aydınalp ve
Müesser Yeniay ile, 2011, Şiirden Yayınları, İst.)
&
Michel Cassir/Kişisel Antoloji (Eray Canberk ve Müesser Yeniay ile,
2011, Şiirden Yayınları, İst.)
&
Tahar Bekri/Sabırsız Düşler (Medine Sivri ile, 2012, Şiirden
Yayınları, İst.)
&
Jaime B. Rosa/Deniz Şiirleri (2014, Şiirden Yayınları, İst.)
Yabancı Dilde Yayınlanan Kitapları:
&
Apres une tempête et autres poèmes (Çeviri: Gerard Augustin, 2006,
Harmattan Yayınları, Paris)
&
Poemas Escogidos (Çeviri: Jaime B. Rosa, iki dilli/ 2013,
Liber Factory, Madrid)
&
Povremeno (Çeviri: Avdija Salkoviç, Narodna
Biblioteka, "Dositej Obradovic" 2015, Yeni Bazar, Sırbistan)
&
Fekete És Fehér (Çeviri: Attila Balaz, 2015, Ab-Art,
Budapeşte, Macaristan)
&
Duet of Nights (Çeviri Mariko Sumikura, Akira Asuka’nın şiirleriyle
birlikte Ortak kitap, 2015, Japon Universal Poets Association-Evrensel Japon
Şairler Birliği, Kyoto-Japonya)
&
The Pure Sun / Mat Troı Tınh Khıet (2015, Hanoi, Vietnam, Yazarlar
Birliği tarafından Vietnamca ve İngilizce olarak; çevirmen: Nguyễn Thị Tuyết
Ngân)
&
Poems for love and revolution (Translated by divers turkish hands,
2017, CC. Marimbo, Berkeley, Kalifornia)
Yayına Hazırladığı Kitaplar:
&
1. Uluslararası Kartal Şiir
Festivali – Şiir Esinler (Seçki;
Ahmet Oktay, Ali Rıza Gelirli, Altay Öktem, Behruz Kia, Celal Soycan, Dilruba
Nuray Erenler, Enver Ercan, Erkut Tokman, Funda Bahçeci, Gökçenur Ç., Haydar
Ergülen, Hüseyin Aslan, İsmail Biçer, İsmet Yalçın, Jaime B. Rosa, Kadir
Aydemir, Klety Sotiriadou, küçük İskender, Metin
Cengiz, Metin Kaya, Muzaffer Kale, Müsser Yeniay, Naim Araidi, Nilay Özer, Onur
Akyıl, Ömer Lütfü Demircan, Sina Akyol, Sevilay Özyürek, Slave Gjorgjo Dimski, Ulke
Zenel Buchpapaj, Valentin Talpalaru, Vito İntini, Yavuz Özdem, Zehra Betül
Yazıcı)
Kaynaklar:
A Cumhuriyetten
Günümüze Türk Şiiri Antolojisi Cilt 5 / Abdullah Özkan – Refik Durbaş / 1999,
Boyut Dosya Yayınları, İst., s: 1052-1053
A Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar
Ansiklopedisi Cilt I / 2001, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İst., s: 266
Hakkında
Yazılan Yazılardan Alıntılar:
/ “Metin'in şiirlerini tanıdığımdan
beri dergilerde okuyor, izliyordum. Benim öznel görüşüme göre bu şiirin
çarpıcılığı yaşantısına dayanmasındandır. Devrimci bir geçmişi, iki yıllık bir
cezaevi konukluğu var yaşamında. Büyük laf etmiş olmayayım ama şiir yazanlar
orada bir süre yattıktan sonra şair oluyorlar.”
Arif Damar
/ “Metin Cengiz şiiri, 12 Eylül
darbesinin ardından gelen gerilimli bir zamanın ürünüdür. O günlerin
kültürel/yazınsal ve şiirsel ortamı, hem siyasal baskı koşullarına direniş
olanaklarını arıyor hem de bu baskı sonucunda egemen konuma gelmiş bulunan
soyut ve bireyci eğilimleri ötelemeye çalışıyordu. 80 Kuşağı bir ikilemle
karşılaşmıştı: Bir yandan özgürlük istekleri dolayısıyla siyasal ve önceki
yıllarda çok eleştirilmiş olan şiirin siyasete bağımlı kılınmasına ilişkin
anlayışa karşı çıktıkları için de estetik sorunla yüz yüzeydiler. (…) Metin
Cengiz, o gün bugündür, mevcut telekent'in muhalifi bir birey olarak, yaşanılan
baskı günlerinin anısını toplumsal bilinçaltında da canlı tutmak, yaşanan
zamanın medyatik-hedonistik içeriğine tarihsellik ve sınıfsallık kazandırabilmek
için çalışıp duruyor. Radikal geçmiş karşısında gösterilen unutkanlığa, bu
toplumsal anamnesise imgesel ve düşlemsel düzlemde karşı çıkmayı istiyor.”
Ahmet Oktay
/ “Olgunluk dönemindeki bu usta şairi,
çağdaş şiirin ne'liği konusunda doğrudan şiirinden izlemek genç şiir için
elbette bir şanstır ve olanaktır. Türk şiir ortamının geneli ise, hemen her
ciddi sorunda bu şiirdeki yönelime, yapılanmaya, dönüşüme tanıklık etmektedir.
İki elin parmaklarını aşmayan sayıda şairimizle birlikte Metin Cengiz, şiirimizde
zaman zaman bıktırıcı sınırlara dayanan tartışmalardan uzak, çağdaş evrensel
şiirle hiza-istikamet arayan her şair için kerteriz olmayı sürdürmektedir.”
Celal Soycan
/ “Metin Cengiz şiirlerinin yanı sıra,
çevirileri ve şiir düşüncesi üstüne yazıları, tartışmalarıyla da günümüz
şiirinin önemli temsilcilerindendir. Metin Cengiz'in birikimli bir şair
olduğunu düşünmüşümdür hep, ve ne kadar lirik olsa da düşünce yanı ağır basan
bir şiiri vardır. (…) Kendini kolayca ele vermeyen, ama şiir sanatının iyi
örneklerini sergileyen şiirler yazıyor ve hepsinin arkasında Metin'in o
düzyazılarında da gördüğümüz, yoğun bir düşünce sarmalının sonucu olan,
süzülmüş bir anlayış duruyor.“
Haydar Ergülen
/ “Metin Cengiz, baştan beri, ulusalcı
bir duyarlığı dışlayan, ama o denli de gelenekle köprüler kurmaktan
vazgeçmeyen, Türkiyeli bir şiir yazma çabasında. Cengiz'in bugün ulaştığı şiir
düzlemini kategorileştirmek, bir akıma bağlamak zor. Yazdığı modern bir şiir.
Ancak, bu şiirin kökleri Türk ve Dünya şiirinden gelmekte. Divan ve halk şiiri
onun esin perileri. Kendine özgü bir Anadolu ve Ortadoğulu kaynağı; Toplumsalcı
bir kimlikten hiç uzak durmayan, ama aynı oranda da bu kimliği bozan,
parçalayan ve yeniden inşa etmeye çalışan bir estetik arayışının izini sürdüğü
anlaşılıyor.”
Orhan Kahyaoğlu
1 Haziran 2008 Pazar
Serkan Engin'den Şiirler, 2
Serkan Engin'den Şiirler
evsizliğin çocukluğu
kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
tinerle ovarak cesaretlerini
mideleri tenha düşleri lâl
acıya sallanmış bir çift zardır gözbebekleri
intihar marşıyla geçerler önümüzden
şiddet emzirir deve dikeni ömürlerini
hayatın ıskartasıdırlar
kan revan okunur tarihçeleri
kazınmış tenlerinden masumiyetleri
umutları alabora olmuş daha açılmadan denize
omuzlarına kimsesizlik kuşları konar
her dilde italik yazılır boyunları
: goncayken çürür evsizliğin çocukluğu
serkan engin
Berfin Bahar, Mayıs 2007
gecenin G noktası
gecenin G noktasına değdi tenimiz
kırmızı bir zelzele tenin tenha yerlerinde
dilbaz oldu şehvet nefesin örtününce bedenime
nefesin ki önsözüdür yağmurlu devinimlerinin
kâşifi benim gövdenin saklı şehrinin
ellerimle heceleyerek kat ettim
boydan boya beyaz atlasını teninin
yüzünün güneyindeki minik gelincik
tarlasına konuyor eşek arıları dilimin
ah yarim, ömrümün gizli öznesi
ah o memelerin Çanakkale Geçilmez gibi
uzanıyor Çin Seddi gibi
bir omzundan ötekine
bu imlâsı şaşı gecede
egemenlik kayıtsız şartsız memelerinde
serkan engin
Ünlem, Temmuz 2006
2006 Şiir Yıllığı ( Veysel Çolak / İLE Dergisi )
kırık çırak
kalbimi çekiç yaptım da düzeltemedim
hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu
kaynak tutmuyor heveslerim
dünden yarına kırılmışım
‘senin failin devlettir’ diyorlar
‘üreme bonkörü ailen bir de’
- sahi devlet’e nasıl gidilir abi?
dövüyorlar düşlerimin misket mavisini
küfre ve tütüne bulandı masumiyetim
bir işbaşı bile almadılar
abimin küçüklüğüdür giydiğim
egzoz dumanı siniyor umutlarımın körpeliğine
tebeşir tozu ağartacağına aklımı
acının çelik dikenleri batıyor kalbime
avuçlarım zaten nasır tarlası
- doğru söyle abi bana yakışırdı di’mi ?
okul önlüğü mavisiyle kırmızı sırt çantası
serkan engin
* Serkan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
evsizliğin çocukluğu
kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
tinerle ovarak cesaretlerini
mideleri tenha düşleri lâl
acıya sallanmış bir çift zardır gözbebekleri
intihar marşıyla geçerler önümüzden
şiddet emzirir deve dikeni ömürlerini
hayatın ıskartasıdırlar
kan revan okunur tarihçeleri
kazınmış tenlerinden masumiyetleri
umutları alabora olmuş daha açılmadan denize
omuzlarına kimsesizlik kuşları konar
her dilde italik yazılır boyunları
: goncayken çürür evsizliğin çocukluğu
serkan engin
Berfin Bahar, Mayıs 2007
gecenin G noktası
gecenin G noktasına değdi tenimiz
kırmızı bir zelzele tenin tenha yerlerinde
dilbaz oldu şehvet nefesin örtününce bedenime
nefesin ki önsözüdür yağmurlu devinimlerinin
kâşifi benim gövdenin saklı şehrinin
ellerimle heceleyerek kat ettim
boydan boya beyaz atlasını teninin
yüzünün güneyindeki minik gelincik
tarlasına konuyor eşek arıları dilimin
ah yarim, ömrümün gizli öznesi
ah o memelerin Çanakkale Geçilmez gibi
uzanıyor Çin Seddi gibi
bir omzundan ötekine
bu imlâsı şaşı gecede
egemenlik kayıtsız şartsız memelerinde
serkan engin
Ünlem, Temmuz 2006
2006 Şiir Yıllığı ( Veysel Çolak / İLE Dergisi )
kırık çırak
kalbimi çekiç yaptım da düzeltemedim
hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu
kaynak tutmuyor heveslerim
dünden yarına kırılmışım
‘senin failin devlettir’ diyorlar
‘üreme bonkörü ailen bir de’
- sahi devlet’e nasıl gidilir abi?
dövüyorlar düşlerimin misket mavisini
küfre ve tütüne bulandı masumiyetim
bir işbaşı bile almadılar
abimin küçüklüğüdür giydiğim
egzoz dumanı siniyor umutlarımın körpeliğine
tebeşir tozu ağartacağına aklımı
acının çelik dikenleri batıyor kalbime
avuçlarım zaten nasır tarlası
- doğru söyle abi bana yakışırdı di’mi ?
okul önlüğü mavisiyle kırmızı sırt çantası
serkan engin
* Serkan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
Serkan Engin'den Şiirler
Serkan Engin'den Şiirler
teninin cümlesi
- Yeis ölüyor biz sevişirken
yana yana dönüyor kalbim yörüngende
harf harf okuyorum teninin cümlesini
serbest stilde yüzüyorum engin denizlerinde teninin
dişi kokun kalbime sinmiş terin ağzımın ezberinde
yüzüme kanatlanan bir çift beyaz güvercin memelerin
bir yağmurlu gonca gül açıyor gövdenin güneyinde bana
ben bir kara trenim o gülün içinden geçip giden bahar’a
bahar ki ömrüme bulaşmış güneş terin
senden gayrısına tenim lâl
öptüğün yerlerimde gül devrimi
koşar adım sorarım evrene :
bir daha nasıl eklerim Aşk’a iyelik eki
serkan engin
Mavi Liman, Nisan 2007
peralı güzele gazel
şimdi Aşk yırtılan bir kağıt deniz mavisi eksik
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin
gök yıkılır ömrümüze üstümüze ince harfler bulaşır
kanar durur aksak kuşlar sol anahtarına yalnızlığın
şimdi dirim yıkık bir duvar düşlerime usturayla çizdiğim
kim susar bunca hayal kırıklığını bilemediğim
lâl ömrüme teyellediğim flu şiirler aklar beni ancak
ne kadar dönsem de çevremde kekeler tarumar günlerim
şimdi tenim kafiyesiz bir dize ellerin olmayınca
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin
serkan engin
Afrodisyas Sanat, Kasım-Aralık
* Serkan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
teninin cümlesi
- Yeis ölüyor biz sevişirken
yana yana dönüyor kalbim yörüngende
harf harf okuyorum teninin cümlesini
serbest stilde yüzüyorum engin denizlerinde teninin
dişi kokun kalbime sinmiş terin ağzımın ezberinde
yüzüme kanatlanan bir çift beyaz güvercin memelerin
bir yağmurlu gonca gül açıyor gövdenin güneyinde bana
ben bir kara trenim o gülün içinden geçip giden bahar’a
bahar ki ömrüme bulaşmış güneş terin
senden gayrısına tenim lâl
öptüğün yerlerimde gül devrimi
koşar adım sorarım evrene :
bir daha nasıl eklerim Aşk’a iyelik eki
serkan engin
Mavi Liman, Nisan 2007
peralı güzele gazel
şimdi Aşk yırtılan bir kağıt deniz mavisi eksik
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin
gök yıkılır ömrümüze üstümüze ince harfler bulaşır
kanar durur aksak kuşlar sol anahtarına yalnızlığın
şimdi dirim yıkık bir duvar düşlerime usturayla çizdiğim
kim susar bunca hayal kırıklığını bilemediğim
lâl ömrüme teyellediğim flu şiirler aklar beni ancak
ne kadar dönsem de çevremde kekeler tarumar günlerim
şimdi tenim kafiyesiz bir dize ellerin olmayınca
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin
serkan engin
Afrodisyas Sanat, Kasım-Aralık
* Serkan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
Serkan Engin
SERKAN ENGİN
Kendi anlatımıyla Serkan Engin:
Türkçe’nin Turist Ömer’i
Serkan Engin ki Turist Ömer’i Türkçe’nin; yaş : her dem deli...Haylazistan Komünist Partisi Çay İşleri Bölge Sorumlusu.
Serkan Engin :
Alevi Eşcinsel bir Zenci
Ateist Travesti bir Mohikan
Dersimli bir Laz , Lazistanlı bir Kürt
Berlinli bir Pigme, Kongolu bir Germen
’ 93’te Deniz Lisesi’ni bitirdi. ’ 95’te Deniz Harp Okulu’ndan disiplin bozukluğu nedeniyle atıldı. ’ 99’da Kocaeli Üniversitesi’nden Tekniker olarak mezun oldu.
: Kendinin Yahuda’sı
İşportacılık, Muhabirlik, Fabrika İşçiliği, Editörlük, Oto Yıkamacılığı , vs…gibi işlerde çalıştıysa da hiçbirinde dikiş tutturamadı. Hayat’a kafa atarak yaşadı…
: Kendinin Kamburu
Şiirleri ve poetik yazıları, Ada( Samsun), Afrodisyas Sanat, Agora, Ağır Ol Bay Düzyazı, Akköy, Alaz, Andız, Aykırı Sanat, Berfin Bahar, Bireylikler, BH, Çalı, Damar, Düşlük, Ekin Sanat, Eski Broy, Esmer, Gökyüzü, göğebakmadurağı, Güney, Hayal, İLE, Kar, Kalem, KaraKalem ,Karalama, Kıyı, Kum, Lacivert, Mavi Ada, Mavi Liman, Mavi Yaren, Mor Taka,Ortanca, Patika, Ses(s)iz Edebiyat, Şair Çıkmazı, Şiir Ülkesi, Şehir, Taflan, Tay, Ünlem, Varlık, Yalınayak Edebiyat, Yaratım, Zined ve Kırat dergilerinde yayımlandı.
: Kendinin Himalaya’sı
Eylül 2004’te Şiir Ülkesi’nde, İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu’nu yayımlattı. Manifestosu çeşitli dergilerde tartışıldı ve şiir yıllıklarında anıldı. İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu, Eylül 2007’de, Necmi Selamet’in derlediği cumhuriyet tarihindeki on iki şiir manifestosunu kapsayan “Şiirimizde Manifestolar ” adlı kitapta yer aldı.
: Kendinin Piçi
Ocak 2006’da Ekin Sanat’ta, İmgeci Toplumcu Roman Manifestosu’nu yayımlattı. "Uysal Cinayetler " adında, yayımlanmamış bir de roman dosyası var... : Kendinin Taşrası
www.serkanengin.blogcu.com
* Sekan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
Kendi anlatımıyla Serkan Engin:
Türkçe’nin Turist Ömer’i
Serkan Engin ki Turist Ömer’i Türkçe’nin; yaş : her dem deli...Haylazistan Komünist Partisi Çay İşleri Bölge Sorumlusu.
Serkan Engin :
Alevi Eşcinsel bir Zenci
Ateist Travesti bir Mohikan
Dersimli bir Laz , Lazistanlı bir Kürt
Berlinli bir Pigme, Kongolu bir Germen
’ 93’te Deniz Lisesi’ni bitirdi. ’ 95’te Deniz Harp Okulu’ndan disiplin bozukluğu nedeniyle atıldı. ’ 99’da Kocaeli Üniversitesi’nden Tekniker olarak mezun oldu.
: Kendinin Yahuda’sı
İşportacılık, Muhabirlik, Fabrika İşçiliği, Editörlük, Oto Yıkamacılığı , vs…gibi işlerde çalıştıysa da hiçbirinde dikiş tutturamadı. Hayat’a kafa atarak yaşadı…
: Kendinin Kamburu
Şiirleri ve poetik yazıları, Ada( Samsun), Afrodisyas Sanat, Agora, Ağır Ol Bay Düzyazı, Akköy, Alaz, Andız, Aykırı Sanat, Berfin Bahar, Bireylikler, BH, Çalı, Damar, Düşlük, Ekin Sanat, Eski Broy, Esmer, Gökyüzü, göğebakmadurağı, Güney, Hayal, İLE, Kar, Kalem, KaraKalem ,Karalama, Kıyı, Kum, Lacivert, Mavi Ada, Mavi Liman, Mavi Yaren, Mor Taka,Ortanca, Patika, Ses(s)iz Edebiyat, Şair Çıkmazı, Şiir Ülkesi, Şehir, Taflan, Tay, Ünlem, Varlık, Yalınayak Edebiyat, Yaratım, Zined ve Kırat dergilerinde yayımlandı.
: Kendinin Himalaya’sı
Eylül 2004’te Şiir Ülkesi’nde, İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu’nu yayımlattı. Manifestosu çeşitli dergilerde tartışıldı ve şiir yıllıklarında anıldı. İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu, Eylül 2007’de, Necmi Selamet’in derlediği cumhuriyet tarihindeki on iki şiir manifestosunu kapsayan “Şiirimizde Manifestolar ” adlı kitapta yer aldı.
: Kendinin Piçi
Ocak 2006’da Ekin Sanat’ta, İmgeci Toplumcu Roman Manifestosu’nu yayımlattı. "Uysal Cinayetler " adında, yayımlanmamış bir de roman dosyası var... : Kendinin Taşrası
www.serkanengin.blogcu.com
* Sekan Engin'in izniyle yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




