Derya Önder'den Şiirler
OTUZ YAŞ İÇİN
baharı müjdeliyor çocukların kuşdili
intizarla eğiliyor yaprak yüklü dallar
bir tek güneş kalıyor eskimiş kadifeleri okşayan
sıyrılıyor geceden gökyüzünün örtüsü
somon rengi bir gülle çiçekleniyor bardak
yatağın telaşı ilk
sonsuza kapatmış gözlerini zaman
kadınlar bahçeye çıkıyorlar yarı uykulu
çıplak bileklerinde sedef gürültüsü bileziklerin
uğurluyorlar gideni ev yalnızlığıyla
yalınayak izleri ters dönmüş sıkıntının
otuz yaş birden çoğalıyor tekrarın üzüntüsü
“Akasya Telaşı” adlı kitabından, 2008, Digraf Yayıncılık
Derya Önder
NİSÂ
martılar düşse denize düşer
kıvrak bir rüzgâr savurur her şeyi
belki de unutmaktan yapılır aşk
unuta unuta derinleşir çizgiler
işte yazgının kesik elleri
kanlı parmaklarıyla dokunuyor zamana
ah nisâ!
nereye döner insan yalnız kalınca
sen aynanın kırılan parçası
olduğun yeri gösteriyor hayat
başımı döndürüyor bensiz dönen dünya
uç veriyor sessizlik
yağması bu anıların!
yerle bir şimdi kalbim
iki nisan arasında
“Akasya Telaşı” adlı kitabından, 2008, Digraf Yayıncılık
Derya Önder
* Derya Önder’in izniyle yayınlanmıştır.
13 Temmuz 2008 Pazar
12 Temmuz 2008 Cumartesi
Onur Caymaz'dan Şiirler
Onur Caymaz'dan Şiirler
ACILARDAN BİR ABLA
gökyüzü ablam olur bulutlu
saçlarını papatyalarla süsleyen
suskun mektuplar alan
hırkalar ören çay demleyen
bir korkuluktur çocukluğum
durur aşkların yanmış bahçesinde
içinde hep korkuların durduğu
elimden tutup
sinemalara gider ablam pazarları
kimi askerlerle bakışlarının çarpıştığı
buzlu camdan kış sabahları
dışarıda yalnız evine dönen
meyhane adamları
bulamam evimin yolunu
pencerede ablam olur
beraber büyümek sonudur
zamanı birlikte geçen çocukların
babamdan gizli cigara içip
avucunda söndüren gül rengi
acılardan bir ablam olur
“kâh ve rengi” adlı kitabından
TANGO DERSLERİ
1.
tango öğretirdim gramofon bir zamanda
gümüş iğneli rozeti kalbine batan
pikap başladı mı durmaz bir cızırtılı dünya
çay vakitlerde sarmaşıklarla konuşan
yarası kanırtılmış gözlerime bak da anla
geçmeyecek şeyler var aramızda
2.
tango öğretirdim ellerin ellerden aktığı
ipek bir tramvay teninin yağmurlu raylarında
son durağı hiç olmayan bir bulvar
yalılarda usulca kan öksüren kadınlar
tek sayfalık ermenice bir hüzün marmara
en eski gazete piyano akşamlarım olurdu
içini yakan bir mumdan sevgilim
parmaklarımdan kaçıp döndükçe
3.
yenilmiş ordularıma bak da anla zorunlu savaş
senden bana akan bir şey aramızda
tango öğretirdim adım eski şarkı
kar yağardı sobasız öğretmen aşklarıma
uzun hikâyeydi her şey kimseye anlatmadım
tango öğretirdim yarım bir zamanda
4.
gözlerim bir atın tozduman ettiği yollar
albümlerden çıkıp gezinirdi boğdurulan paşalar
tango öğretirdim çamlıcada bir köşkte
dans hep tümleçti sevmek ayrı yazılan bir ek
soyunsa sevgilim istanbul gözlerimin önünde
5.
tango öğretirdim geçen hevesler değildi gençtim
yüzlerdi evlerdi içkilerdi küçüktü işte hepsi
gömleğim tenime sığmaz hüzün bir zamanda
ansırım bir gün sevgilim ıpıslak öptü beni
yürüyerek kırık bir köprüden geçtim
tango dedimse anla bir sezindi yalnızca bir ceren
kırmızı çiçekler sunularak edilmiş bir lütuftu
belki tango
yapamadım ki hiç
ağlardım her şarkıda
“kâh ve rengi” adlı kitabından
MESUT DİYE BİR KANARYA
mesut diye bir kanarya vardı çocukça bir şeyler
gece vapurlarında ağlayarak mehtaba bakan
bir evi terk edip giderken pencere önlerinde
sarmaşık diye bir çiçek vardı ne bileyim
çok özleyince hapishane demirlerine sarılan
mesut diye bir kanarya vardı hüzünlü bir öyküdür
göğe ağan saçlarıyla dağılmış bir şehrin
şiir yazan bir çocuğun yüzünde ince
hiç öpülmedik dudakları vardı gülgün
yağmurda serinleyen yaz taşları ikindiler
mesut diye bir kanarya vardı yoksul bir şeyler
eski alfabelerden solgun birkaç harf
yazıldığı gibi okunmayan aşkın lisanından
ırmak gibi nergis gibi sabahları sevişmek gibi
olur olmaz aklı yerinden uçuran
benim eski dostumdu sigaradan öksüren
simitle çayı seven seninle tanıştırdım
balkonlarda unutulmuş susam kırıntıları
hiç sevinmemiş bir kız vardı elleri güz
çok üzülünce usulca giden bozgun iskeleler
mesut diye bir kanarya vardı sonra
sonrası şıkır şıkır bir şeyler
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
ÇOKTAN BİR AŞK ŞİİRİ
en çocuk sesini anımsadığımda şimdi
sen çoktan bir bahar sabahıydın hiç uyanmadığım
nasıl da usulca okşardın üzülmüş perdeleri
denizsiz bir şehirde balık kızartırken annen
biliyorum şaşkın gözlerinde yeni taşınılmış bir ev vardı
ben o evin balkonunda yazdan kalan
bir rakı şişesiydim
bir harf olduğunu sezdiğimde yüzünün
sen çoktan söyleyemediğim bir aşk sözcüğüydün
kahveyi getirene kadar uyuduğunu hatırlıyorum
uyuduğunu yüzüne düşen kar aydınlığını gecede
mavi hırkamla üstünü örttüğümü biliyorum anıların
ben o anıların soğuğunda ampulü patlak
bir sokak lambasıydım biliyorum
bitmesi beklenmedi hiç radyodaki masalın
oysa sen çoktan bir aşk şiiriydin henüz yazmadığım
ağlaman beklenmedi hiç savurman boynundaki kuşları
temmuzdu evden kaçmıştım yağmurlar yağmıştı yalnızca
beraber gittiğimiz meyhanenin hüzünlü bir garsonu vardı
ben o garsonun önlüğünde koptu kopacak
bir sarı düğmeydim
en eski lise defterinin arasında şimdi çerçeveli
sen hep kaldığım bir derstin hiç bir notun kurtaramadığı
parasızlıktan değil bir yaz sabahı erkenden
otobüs duraklarına küskün biriydim hep yürürdüm
okul bahçesinde diz altı gri eteğinle bir fotoğraf
ben o fotoğrafta arkada duran ağaçtan düşmüş
bir savruk yapraktım
Şiirli Çıkın Şiir Seçkisi, Mayıs 2002
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
İNCİNDİ LEYLA
postacılar suçsuzdur kıvrılan sokaklarda
bütün suç mektuplarda
mektupların yazıldığı duvar kâğıtları odalarda
üzgündür açılan çekmeceler kapanan kapılara
aşk gibidir bir kelebeğin sözleri
ipekten ve beyaz suçsuz balkonlarda
yatmadan önce toplanıp paylaşılan yıldızlar
yüzüm siyah beyaz gece fotoğrafları
aşk gibidir çizik bir pikabın takıldığı yer
satırlar yazdıkça kıyıdan uzaklaşan gemi
yalnızdır bazı korolarda hatırlamadığı yerde
ağız oynatanlar papyon fondan çikolata
sepya müzik öğretmenleri…
kulağı çekilmiş çocuklar suçsuzdur
bütün suç karışık okul şarkılarında
renkli ampuller gibidir tellere serili
kimi yazlara sararmış telgraflar çekilir
biraz uzun favorili cazbantlar
kiralık salon kuru pasta ılık limonata
anılarda kalmış bir kan kardeş alamanyadan
kısık olur öksüz damatların sesleri
ne Mecnun ne de Leyla suçludur bir aşkta
bütün suç kokularda kokular rüzgârda
olur şey değil bahar vakti içimde bir sızı
kaç yaz geçti kaç salıncak bomboş dallarda
lokantalarda solgun sokaklarda terli bir adam
üzüldüm hep bir masanın bile ayağı kırıksa
olur şey değil ama oldu bütün yüzler eski yazı
içimde bir kitabın ilk basımı
çöl de kırgın deniz de yağmur da
çok özledi Mecnun incindi Leyla
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
BİR GÜLÜŞÜN TARİHÇESİ
I
gülüşün
deniz kıyısı boyunca kuşlar
atılmamış tebrik kartları
bir hasta doğrulup yatağından
ilk kez sevinçle su içiyor
neler var bilmiyorum
gülüşünün değdiği yerlerde
II
gülüşün
ne garip ayrılığın bile adı oluyor
ay ışığında salıncaklar
yanarak düşen yıldızlar var onda
kumlara devrilmiş mavi bisiklet
tenha kasabalarda gün batımları
çok uzaklara gitmeleri söylüyor
gülüşünde
açık bir sayfa usulca ürperiyor
Yazılıkaya Aylık Şiir Yaprağı, Eylül 2006, Sayı: 9
*Şiirler Onur Caymaz'ın izniyle yayınlanmıştır.
ACILARDAN BİR ABLA
gökyüzü ablam olur bulutlu
saçlarını papatyalarla süsleyen
suskun mektuplar alan
hırkalar ören çay demleyen
bir korkuluktur çocukluğum
durur aşkların yanmış bahçesinde
içinde hep korkuların durduğu
elimden tutup
sinemalara gider ablam pazarları
kimi askerlerle bakışlarının çarpıştığı
buzlu camdan kış sabahları
dışarıda yalnız evine dönen
meyhane adamları
bulamam evimin yolunu
pencerede ablam olur
beraber büyümek sonudur
zamanı birlikte geçen çocukların
babamdan gizli cigara içip
avucunda söndüren gül rengi
acılardan bir ablam olur
“kâh ve rengi” adlı kitabından
TANGO DERSLERİ
1.
tango öğretirdim gramofon bir zamanda
gümüş iğneli rozeti kalbine batan
pikap başladı mı durmaz bir cızırtılı dünya
çay vakitlerde sarmaşıklarla konuşan
yarası kanırtılmış gözlerime bak da anla
geçmeyecek şeyler var aramızda
2.
tango öğretirdim ellerin ellerden aktığı
ipek bir tramvay teninin yağmurlu raylarında
son durağı hiç olmayan bir bulvar
yalılarda usulca kan öksüren kadınlar
tek sayfalık ermenice bir hüzün marmara
en eski gazete piyano akşamlarım olurdu
içini yakan bir mumdan sevgilim
parmaklarımdan kaçıp döndükçe
3.
yenilmiş ordularıma bak da anla zorunlu savaş
senden bana akan bir şey aramızda
tango öğretirdim adım eski şarkı
kar yağardı sobasız öğretmen aşklarıma
uzun hikâyeydi her şey kimseye anlatmadım
tango öğretirdim yarım bir zamanda
4.
gözlerim bir atın tozduman ettiği yollar
albümlerden çıkıp gezinirdi boğdurulan paşalar
tango öğretirdim çamlıcada bir köşkte
dans hep tümleçti sevmek ayrı yazılan bir ek
soyunsa sevgilim istanbul gözlerimin önünde
5.
tango öğretirdim geçen hevesler değildi gençtim
yüzlerdi evlerdi içkilerdi küçüktü işte hepsi
gömleğim tenime sığmaz hüzün bir zamanda
ansırım bir gün sevgilim ıpıslak öptü beni
yürüyerek kırık bir köprüden geçtim
tango dedimse anla bir sezindi yalnızca bir ceren
kırmızı çiçekler sunularak edilmiş bir lütuftu
belki tango
yapamadım ki hiç
ağlardım her şarkıda
“kâh ve rengi” adlı kitabından
MESUT DİYE BİR KANARYA
mesut diye bir kanarya vardı çocukça bir şeyler
gece vapurlarında ağlayarak mehtaba bakan
bir evi terk edip giderken pencere önlerinde
sarmaşık diye bir çiçek vardı ne bileyim
çok özleyince hapishane demirlerine sarılan
mesut diye bir kanarya vardı hüzünlü bir öyküdür
göğe ağan saçlarıyla dağılmış bir şehrin
şiir yazan bir çocuğun yüzünde ince
hiç öpülmedik dudakları vardı gülgün
yağmurda serinleyen yaz taşları ikindiler
mesut diye bir kanarya vardı yoksul bir şeyler
eski alfabelerden solgun birkaç harf
yazıldığı gibi okunmayan aşkın lisanından
ırmak gibi nergis gibi sabahları sevişmek gibi
olur olmaz aklı yerinden uçuran
benim eski dostumdu sigaradan öksüren
simitle çayı seven seninle tanıştırdım
balkonlarda unutulmuş susam kırıntıları
hiç sevinmemiş bir kız vardı elleri güz
çok üzülünce usulca giden bozgun iskeleler
mesut diye bir kanarya vardı sonra
sonrası şıkır şıkır bir şeyler
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
ÇOKTAN BİR AŞK ŞİİRİ
en çocuk sesini anımsadığımda şimdi
sen çoktan bir bahar sabahıydın hiç uyanmadığım
nasıl da usulca okşardın üzülmüş perdeleri
denizsiz bir şehirde balık kızartırken annen
biliyorum şaşkın gözlerinde yeni taşınılmış bir ev vardı
ben o evin balkonunda yazdan kalan
bir rakı şişesiydim
bir harf olduğunu sezdiğimde yüzünün
sen çoktan söyleyemediğim bir aşk sözcüğüydün
kahveyi getirene kadar uyuduğunu hatırlıyorum
uyuduğunu yüzüne düşen kar aydınlığını gecede
mavi hırkamla üstünü örttüğümü biliyorum anıların
ben o anıların soğuğunda ampulü patlak
bir sokak lambasıydım biliyorum
bitmesi beklenmedi hiç radyodaki masalın
oysa sen çoktan bir aşk şiiriydin henüz yazmadığım
ağlaman beklenmedi hiç savurman boynundaki kuşları
temmuzdu evden kaçmıştım yağmurlar yağmıştı yalnızca
beraber gittiğimiz meyhanenin hüzünlü bir garsonu vardı
ben o garsonun önlüğünde koptu kopacak
bir sarı düğmeydim
en eski lise defterinin arasında şimdi çerçeveli
sen hep kaldığım bir derstin hiç bir notun kurtaramadığı
parasızlıktan değil bir yaz sabahı erkenden
otobüs duraklarına küskün biriydim hep yürürdüm
okul bahçesinde diz altı gri eteğinle bir fotoğraf
ben o fotoğrafta arkada duran ağaçtan düşmüş
bir savruk yapraktım
Şiirli Çıkın Şiir Seçkisi, Mayıs 2002
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
İNCİNDİ LEYLA
postacılar suçsuzdur kıvrılan sokaklarda
bütün suç mektuplarda
mektupların yazıldığı duvar kâğıtları odalarda
üzgündür açılan çekmeceler kapanan kapılara
aşk gibidir bir kelebeğin sözleri
ipekten ve beyaz suçsuz balkonlarda
yatmadan önce toplanıp paylaşılan yıldızlar
yüzüm siyah beyaz gece fotoğrafları
aşk gibidir çizik bir pikabın takıldığı yer
satırlar yazdıkça kıyıdan uzaklaşan gemi
yalnızdır bazı korolarda hatırlamadığı yerde
ağız oynatanlar papyon fondan çikolata
sepya müzik öğretmenleri…
kulağı çekilmiş çocuklar suçsuzdur
bütün suç karışık okul şarkılarında
renkli ampuller gibidir tellere serili
kimi yazlara sararmış telgraflar çekilir
biraz uzun favorili cazbantlar
kiralık salon kuru pasta ılık limonata
anılarda kalmış bir kan kardeş alamanyadan
kısık olur öksüz damatların sesleri
ne Mecnun ne de Leyla suçludur bir aşkta
bütün suç kokularda kokular rüzgârda
olur şey değil bahar vakti içimde bir sızı
kaç yaz geçti kaç salıncak bomboş dallarda
lokantalarda solgun sokaklarda terli bir adam
üzüldüm hep bir masanın bile ayağı kırıksa
olur şey değil ama oldu bütün yüzler eski yazı
içimde bir kitabın ilk basımı
çöl de kırgın deniz de yağmur da
çok özledi Mecnun incindi Leyla
“Bak Hâla Çok Güzelsin” adlı kitabından
BİR GÜLÜŞÜN TARİHÇESİ
I
gülüşün
deniz kıyısı boyunca kuşlar
atılmamış tebrik kartları
bir hasta doğrulup yatağından
ilk kez sevinçle su içiyor
neler var bilmiyorum
gülüşünün değdiği yerlerde
II
gülüşün
ne garip ayrılığın bile adı oluyor
ay ışığında salıncaklar
yanarak düşen yıldızlar var onda
kumlara devrilmiş mavi bisiklet
tenha kasabalarda gün batımları
çok uzaklara gitmeleri söylüyor
gülüşünde
açık bir sayfa usulca ürperiyor
Yazılıkaya Aylık Şiir Yaprağı, Eylül 2006, Sayı: 9
*Şiirler Onur Caymaz'ın izniyle yayınlanmıştır.
ONUR CAYMAZ

(1977, İstanbul - )
Şair ve yazar. Saadet Hanım ile Tülay beyin
oğlu. Nilüfer Hatun İlköğretim Okulu, Maçka Teknik Lisesi Elektronik Bölümü ve
Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Elektronik-Bilgisayar Bölümü’nü
bitirdi. Üniversite yıllarında tiyatro ile uğraştı. İki yıl öğretmenlik yaptı. Askerliğini
Van Erciş’te yaptı. Şiirleri Fransızca, İngilizce, Arnavutça, Ermenice gibi çeşitli
dillere çevrildi.
1991 yılında şarkı sözleri yazarak yazı hayatına başladı. 1994 yılında
Show TV’nin düzenlemiş olduğu ‘Pop Show 94 Beste Yarışması’nda Özlem adlı şarkı
sözü yedeğe kaldı. 1995 yılında Altın Güvercin Müzik Yarışması’nda aynı şarkı
sözü yine yedeğe kaldı. “Paldır Kültür” adlı özel tiyatro ekibiyle “Duvarlar
Yıkıldıktan Sonra” adlı bir pop opera sahneledi. Bir reklam ajansında düzeltmen
olarak çalışıyor. Bilgiişlem, internet tasarımı ve programcılık ve editörlük
yapıyor. İstanbul’da yaşıyor. Düzenli olarak Birgün gazetesinde yazıyor.
1992 yılında şiir, 1996 yılında öykü yazmaya başladı. İlk şiiri
üniversitede çıkardıkları “Adım” dergisinde
yayımlandı. Şiirleri, öyküleri, yazıları ve söyleşileri Ada, Adam Öykü, Adam Sanat, Ağır Ol Bay Düzyazı, Akatalpa, Akbük, Bahçe,
Başka, Birgün, Birgün Pazar, Budala, Cumhuriyet Kitap, Çevrimdışı İstanbul, Çıkın,
Dünyanın Öyküsü, E, Edebiyat Eleştiri, Eşik Cini, Express, Fil, Hasta Eşekler, İmece,
İmge Öyküler, Kaçak Yayın, Kafa, Kavram Karmaşa, Natama, Notos, Öküz, Öteki-siz,
Öykü Teknesi, Özgür Edebiyat, Pencere, Poeikus, Radikal, Radikal Kitap, Rüzgar,
Sarnıç Öykü, Sincan İstasyonu, Şiir Oku, Şiirli Çıkın, Uç, Varlık, Virgül,
Yasakmeyve, Yazılıkaya, Yurt Kültür vb. gibi dergi, gazete ve eklerinde
yayımlandı.
Ödülleri:
1999
yılında Gençlik Kitabevi’nin açtığı yarışmada “Hayalperistanbul” adlı hikâyesi birinci oldu. “Kâh ve Rengi” adlı dosyasıyla 2000
Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü, “Nokta”
adlı öyküsüyle 2002 Haldun Taner
Öykü Ödülü’nde İkincilik Ödülü, “Bak
Hâlâ Çok Güzelsin” adlı kitabıyla 2005
Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü, “Sanki
Yarın Nisan” adlı kitabıyla 2006
Naim Tirali Öykü Ödülü’nü, “Pervaneyle
Yaren” adlı dosyasıyla 2011 Bedri
Rahmi Eyüboğlu Şiir Ödülü’nü aldı.
Yapıtları:
Şiir
Kitapları:
& Kâh ve Rengi (2000, Hera Şiir Kitaplığı, İst., 72 s.)
& Bak Hâlâ Çok Güzelsin (2004, Doğan Kitap,
İst., 76 s.)
& Yaz Tarifesi (2009, Metis Yayınları, İst., 73 s.)
& Pervaneyle Yaren (Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiir Ödülü’nü aldığı dosyaya eklenen
şiirler ile “Bak Hâlâ Çok Güzelsin” adlı
kitabının birlikte basımı; 2013,
Tekin Yayınevi, İst., 144 s.)
& Pervaneyle Yaren (2015, Kırmızı Kedi Yayınları, İst.,
88 s.)
Öykü Kitapları:
& Ezilmiş Leylaklar Kitabı (2003, Doğan Kitap,
İst., 228 s.)
& Sanki Yarın Nisan (2005, Doğan Kitap, İst., 201 s.)
& Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri (2008, Sel
Yayıncılık, İst., 166 s.)
& Gece Güzelliği (2010, İletişim Yayınları, İst., 174 s.)
& Hikâyeden Çocuk (Seçki; 2011, İletişim Yayınları, İst., 240
s.)
& Gökyüzü Sineması – İki Film Birden (2012, İletişim
Yayınları, İst., 243 s.)
& Herkes Yalnız (2015, Kırmızı Kedi Yayınları, İst., 168
s.)
Romanları:
& Seni Hatırlatan Yıldızlar (2004, Doğan Kitap,
İst.)
Kaynaklar:
*24 Şubat 2016 tarihinde güncellendi.
ÇİÇEKLERDEN BİR YAZ AKŞAMI
eski bir kızdır ve
her şey böyledir
bir körfez umudu
keser hep
gemilerin yok
saydığı bir denizden
kör bir çiçekçi
kızdır
toplar rengini hiç
bilmediği bahçelerden
kendini toplar hep
çiçektir sapına kadar
sunar dünyaya bize
ve görmediği her yere
kör olmak ölmektir
biraz da
açtığı bütün
kapılardan okyanus
kapanan her kapıdan
hüzün tango
basamağı kırık her
merdiven gül
her yalnızlık
sarmaşık
sarılır sardıkça
öpüşür her gece
sesinden yüzünü
okşadığı bir garsonla
limanda balık tutar
çocuklar sabahlara dek
aslında onlar mı
balığı zaman mı onları
kim bilir
bir kızdır her
vapurda biraz acınan
ve serin bir yaz
akşamıdır hep dışarıda
serinlikten başka
bir şey anlamayan
“Kâh ve Rengi” adlı kitabından
MESUT DİYE BİR KANARYA
mesut diye bir
kanarya vardı çocukça bir şeyler
gece vapurlarında
ağlayarak mehtaba bakan
bir evi terkedip
giderken pencere önlerinde
sarmaşık diye bir
çiçek vardı ne bileyim
çok özleyince
hapishane demirlerine sarılan
mesut diye bir
kanarya hüzünlü bir öyküdür
göğe ağan
saçlarıyla dağılmış bir şehrin
şiir yazan bir
çocuğun yüzünde ince
hiç öpülmedik
dudakları vardı gülgün
yağmurda serinleyen
yaz taşları ikindiler
mesut diye bir
kanarya vardı yoksul bir şeyler
eski alfabelerden
solgun birkaç harf
yazıldığı gibi
okunmayan aşkın lisanından
ırmak gibi nergis
gibi sabahları sevişmek gibi
olur olmaz aklı
yerinden uçuran
benim eski dostumdu
sigaradan öksüren
simitle çayı seven
seninle tanıştırdım
balkonlarda
unutulmuş susam kırıntıları
hiç sevinmemiş bir
kız vardı elleri güz
çok üzülünce usulca
giden bozgun iskeleler
mesut diye bir
kanarya vardı sonra
sonrası şıkır şıkır
birşeyler
“Bak Hâlâ Çok Güzelsin” adlı kitabından
YARA BANDI
gençtim, okul
camlarına yapıştırılmış bantların
camda bıraktığı
izden krepon sevda
uçan kuş resmi
yalnız dal resmidir biraz da
duvar kağıtlarının
sarısında eskimiş öğretmenler
bir kaç dolu küllük
unutulmuş arkadaş evlerinden
birlikte yatılan
yataklar tek başına toplanırken
gençtim, ihaneti
ömrümün saçımdaki ipeğe
günlüğü tutulmuş
ama yapılmamış bir kaç devrim
cüzdanımda
saklanmış kitap kapağı eskizleri
eriyip gidiyor
şimdi zararlar hanesinde
kalbimin sokağında
bir çocuk bembeyaz öksüren
ah vapurlar unutur
hep beni bir yere giderken
gençtim, çalma tuşu
kırık grundig teyplerde
bir kaç kırık
piyano tuşu, lise gömleğimde
kalbimi öpsün diye
cebimde yakalanan fotoğraf
bir kaç çamaşır
suyu lekesi zayıf karnemde
tutturur giderdim
beyoğlundaki bir klarnet sesinden
bir mezarlık çiçeği
gittiği her yere ölüm götürürken
gençtim, ölü
bulunan bir roman kahramanı
bir kaç şiir
kasedinin bozuk bandı yaralı yüzümde
bir evin eski
sahibine gelen kayıp mektup yaslı pul
birlikte çıkılan
evlerin pencerelerindeki sesten
garba düşmek
gurbettir yavrum benim derken
ah camları kırık
kalbim, benim en eski pencerem
“Bak Hâlâ Çok Güzelsin” adlı kitabından
1 Temmuz 2008 Salı
Behçet Aysan
BEHÇET AYSAN
(1949, Ankara – 2 Temmuz 1993, Sivas)
Selimiye Askeri Ortaokulu ve Kuleli Askeri Lisesi'nde okudu. 1968'de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak girdi.
1971’de siyasi nedenlerle tutuklandı. 12 Mart döneminden sonra politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldığı tıp öğrenimi sırasında çeşitli işlerde çalıştı. Mezun olduktan sonra İzmit'e atandı. Ankara'da psikiyatri ihtisası yaptı. SSK Yenişehir Dispanseri'nde doktor olarak çalıştı. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta yakılarak öldürülen 35 kişiyle birlikte can verdi. Ölümünden sonra Türk Tabipleri Birliği tarafından adına şiir ödülü verilmeye başlandı.
Behçet Aysan’ın ilk şiiri 1979’da Türk Dili dergisinde yayımlandı. Şiirleri Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Sanat Rehberi, Türk Dili, Varlık, Yarın, Yusufcuk, Tan, Broy, Yazın, Yazko Edebiyat, Yeni Düşün, Varoş (ö.s.) dergilerinde yayımlandı.
Ödülleri: ‘Sesler ve Küller’ adlı kitabıyla 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü (Ödülü ile paylaştı), ‘Eylül’ adlı dosyasıyla 1986 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü, ‘Deniz Feneri’ adlı kitabıyla 1987 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nü kazandı.
Behçet Aysan Şiir Ödülü:
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Karşı Gece (1983, Yeni Türkü Yayınları, İst.)
& Sesler ve Küller 1984, Varlık Yayınları, İst.)
& Eylül (1988, Hacan Yayınları)
& Deniz Feneri (1987, Puhu Yayınları)
& Şiirler (1990, Elyazıları Yayıncılık)
& Düello (Adam Yayınları, İst.,1. Baskı: 1994; 2. Baskı: 1998; 3. Baskı: 2001)
& Leke ve Şiir (1998, Öteki Yayınevi, Gibidekiler Dizisi: 1, Ank., 86 s.)
& Düello / Toplu Şiirler (Can Yayınları, İst., 4. Baskı: 2004)
& Düello / Bütün Şiirleri (Kırmızı Yayınları, İst., 5. Baskı: 2008, 262 s.)
Hakkında Yazılan Kitaplar:
& Behçet Aysan Kitabı (1993, Edebiyatçılar Derneği Yayınları)
Kaynaklar:
A Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt I, 2001, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İst., s: 133
(1949, Ankara – 2 Temmuz 1993, Sivas)
Selimiye Askeri Ortaokulu ve Kuleli Askeri Lisesi'nde okudu. 1968'de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak girdi.
1971’de siyasi nedenlerle tutuklandı. 12 Mart döneminden sonra politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldığı tıp öğrenimi sırasında çeşitli işlerde çalıştı. Mezun olduktan sonra İzmit'e atandı. Ankara'da psikiyatri ihtisası yaptı. SSK Yenişehir Dispanseri'nde doktor olarak çalıştı. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta yakılarak öldürülen 35 kişiyle birlikte can verdi. Ölümünden sonra Türk Tabipleri Birliği tarafından adına şiir ödülü verilmeye başlandı.
Behçet Aysan’ın ilk şiiri 1979’da Türk Dili dergisinde yayımlandı. Şiirleri Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Sanat Rehberi, Türk Dili, Varlık, Yarın, Yusufcuk, Tan, Broy, Yazın, Yazko Edebiyat, Yeni Düşün, Varoş (ö.s.) dergilerinde yayımlandı.
Ödülleri: ‘Sesler ve Küller’ adlı kitabıyla 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü (Ödülü ile paylaştı), ‘Eylül’ adlı dosyasıyla 1986 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü, ‘Deniz Feneri’ adlı kitabıyla 1987 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nü kazandı.
Behçet Aysan Şiir Ödülü:
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Karşı Gece (1983, Yeni Türkü Yayınları, İst.)
& Sesler ve Küller 1984, Varlık Yayınları, İst.)
& Eylül (1988, Hacan Yayınları)
& Deniz Feneri (1987, Puhu Yayınları)
& Şiirler (1990, Elyazıları Yayıncılık)
& Düello (Adam Yayınları, İst.,1. Baskı: 1994; 2. Baskı: 1998; 3. Baskı: 2001)
& Leke ve Şiir (1998, Öteki Yayınevi, Gibidekiler Dizisi: 1, Ank., 86 s.)
& Düello / Toplu Şiirler (Can Yayınları, İst., 4. Baskı: 2004)
& Düello / Bütün Şiirleri (Kırmızı Yayınları, İst., 5. Baskı: 2008, 262 s.)
Hakkında Yazılan Kitaplar:
& Behçet Aysan Kitabı (1993, Edebiyatçılar Derneği Yayınları)
Kaynaklar:
A Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt I, 2001, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İst., s: 133
METİN ALTIOK
(14 Mart 1941, Bergama / İzmir - 9 Temmuz 1993, Ankara )
Şair, ressam, öğretmen. Melahat Hanım ile matbaa işçisi Süleyman Altıok’un oğlu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de Alaybey İlkokulu (1953) ve Karşıyaka Lisesi’nde (1963) tamamladı. 1971'de AÜ DTCF Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1967'de Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde, Orhan Taylan ile birlikte ilk resim sergisini açtı. Daha sonraki yıllarda yine Fransız Kültür Merkezi’nde, Ankara Sinematek Derneği’nde (Orhan Taylan ve Fahir Aksoy’la birlikte), Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde resimlerini sergiledi. 1979'a kadar Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde memur olarak çalıştı. 1979'da Bingöl Lisesi felsefe öğretmenliğine atandı. Birkaç yıl sonra Bingöl’ün Genç ilçesine sürüldü. 1987-1990 yılları arasında aynı görevi Karaman İmam Hatip Lisesi’nde sürdürdü. 1990 yılı başında emekliye ayrılarak Ankara’ya yerleşti. Felsefeci, yazar Füsun Akatlı ve şair Nebahat Altıok ile evlendi. İlk evliliğinden bir kızı oldu (Zeynep Altıok Akatlı).
Ankara’da Fahir Aksoy’un çıkardığı Köken dergisinin (11 sayı, 1974-1975) yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. 1979’da Türkiye Yazıları dergisinde “İkili Av” adlı tiyatro oyunu yayımlandı. “Su Damlası” adlı çocuk oyunu TRT 2’ de yayımlandı. 1990'da Aydınlık dergisinde “Kara Kutu” adlı köşesinde yazılar yazmaya başladı.
Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği sırasında aşırı dinci grupların şenliğe katılan sanatçıların kaldığı Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te çıkarılan yangında ağır yaralandı; Ankara’ya götürülerek GATA Hastanesi’nde tedavi altına alındı, ancak kurtarılamadı ve 9 Temmuz 1993’te yaşamını yitirdi. Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’nda gömülüdür. Anısına Edebiyatçılar Derneği tarafından bir kitap yayımlandı. 2008'den itibaren adına bir şiir ödülü veriliyor.
Şiir serüveni lise yıllarında başladı. 1974'ten itibaren şiirleri, şiir üzerine yazdığı yazıları ve kendisiyle yapılan söyleşiler Ankara Sanat Rehberi, Aydınlık, Cumhuriyet, Dost, Elele, Gösteri, Halkoyu, Köken, Oluşum, Politika, Promete, Sesimiz, Sombahar, Soyut, Türk Dili, Türkiye Yazıları, Varlık, Yansıma, Yazko Edebiyat, Yeni A, Yusufçuk gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Kuşağının en verimli şairleri arasında gösterildi. Aşk, acı ve yalnızlık üçgeni içinde gezinen dizelerinin en önemli özelliği, hayatın içinden çıkan trajik durumları etkili bir söyleyişle dile getirmesidir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Bingöl ’de geçirdiği yılların yaşamı ve şiiri için önemli bir dönemeç olduğunu belirtir. Şiirlerinde kırgınlık, yoksunluk ve yabancılaşma temalarını işlerken kendine özgü, incelikli bir şiir dili oluşturduğu kabul edildi. Halk şiirinden kaynaklanan şiirlerinin yanı sıra divan edebiyatı formlarını da başarıyla kullandı; özellikle gazelleriyle dikkat çekti. Şiirleri hakkında Ahmet Oktay “duygu selini bir yerde frenlemek için formlarla şiir yazıyor” dedi. Sağlığında yayımlamayı düşündüğü toplu şiirlerinin bulunduğu deftere “Bir Acıya Kiracı” adını vermişti; ölümünden sonra bütün şiirleri bu başlık altında toplanarak sırasıyla YKY ve Kırmızı Yayınları tarafından yayımlandı, son olarak Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanmaya başladı.
Ödül: “Kendinin Avcısı” adlı kitabıyla 1980 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü (Ödülü Ahmet Telli’nin “Hüznün İsyan Olur” adlı kitabıyla paylaştı), “İpek ve Kılabtan” adlı kitabıyla 1989 Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü (Ödülü Veysel Çolak’la paylaştı); “Gerçeğin Öte Yakası” adlı kitabıyla 1991 Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer görüldü.
Yapıtları: Şiir: Gezgin, Dost, Ank.: 1976; Yerleşik Yabancı, Yeni Ankara, Ank.: 1978; Kendinin Avcısı, Türkiye Yazıları, Ank.: 1979; Küçük Tragedyalar, Tan, Ank.: 1982; İpek ve Kılabtan, Kerem, Ank.: 1987; Gerçeğin Öte Yakası, Türkiye Yazıları, Ank.: 1990; Dörtlükler ve Desenler, Elyazıları, Ank.: 1990; Süveyda, Korsan, İst.: 1991; Alaturka Şiirler, Varlık, İst.: 1992; Hesap İşi Şiirler, Promete, Ank.: 1993; Yel ve Gül (Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Öte Yakası ve Süveyda adlı kitaplarından kendi seçtiği şiirler) Can, İst.: 1993; Soneler, Korsan, İst.: 1994; Bir Acıya Kiracı, Bütün şiirleri, YKY, İst.: 1998.
Deneme: Şiirin İlk Atlası, Promete, Ank.: 1992, genişletilmiş 2. bas. YKY, İst.: 2003.
Mektup: Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar, Kırmızı Kedi, İst.: 2013.
Armağan Kitap: Gölgesi Yıldız Dolu, Dünya, İst.: 2003.
Kaynaklar: Kurdakul, Sözlük, 69-70; Necatigil, İsimler, 43; Odabaşı, Antoloji, 1.bas. 37-42/3 bas. 41-47; TBEA, c. I, 1. bas. 2001, 83-84/3.bas. 2010; Enver Ercan, “Ben Bu Dünyada Garip Bir Lekeyim, söyleşi, Sombahar, S. 2, Kasım- Aralık 1990; Orhan Kahyaoğlu, “Metin Altıok’un ‘Küçük Tragedyalar’ı”, Sombahar, S. 2, Kasım-Aralık 1990; Metin Altıok Kitabı, Edebiyatçılar Derneği, Ank.: 1993; Gültekin Emre, "Sıvas Acısı ve Üç Kitap", Cumhuriyet Kitap, S. 207, 10 Şubat 1994, 6; Ali Günvar, XXIII. Sone..., Kitap Zamanı, S. 5, 3 Temmuz 1998, 11; Kaya Özsezgin, Türk Plastik Sanatçıları, İst.: 1999, 51; “Gölgesi Yıldız Dolu”, Haz. Zeynep Altıok, Dünya, İst.: 2003, Ahmet Say, "Metin Altıok", Evrensel, 17 Temmuz 2018; Yapı Kredi Yayınları internet sitesi, erişim tarihi: 11 Mart 2020.
Şiirlerinden
Seçmeler:
AŞK DA ÇEVREYE UYAR
Sevgilim aşk da
çevreye uyar,
Susuzluk kaktüsü
dikenle kaplar.
Bak bazı kadınlar
kaçmaz çorapların
Uzun bacakları
olmuşlar.
Ve bazı giysiler
içinde çalımla
Merdivenden iniyor
adamlar.
Çocukların gül
dudağında
Zift gibi yapışkan
kara sakızlar.
Öyle yalnızız ki bu
panayırda
Sevgimiz durmadan
bir taşı ovar.
Sevgilim aşk da
uyar çevreye
Ve kendine parlak
bir yalan arar.
“Kendinin Avcısı” adlı kitabından
BOZLAK KEDİ VE ÖLÜM
Kaç zamandır inatla
bir sevdayı sürerim,
Bilinmedik yüzünde
balkıyan sis peçesi.
Yolları ezberden
ben hep ona giderim,
İçimde düğüm düğüm
bir bozlak cerbezesi.
Sahi o bozlağı ben
ilk nerde duymuştum?
Ben ki çağ dışı bir
uyumsuzluk delisi,
Kendi ipimi belki
kendim çekerim.
Gölgeme dadanmış
bir tuhaf güz kedisi,
Her yere peşimden
onu da sürüklerim.
Sahi o kediyi ben
ilk nerde görmüştüm?
Durmadan garlara
garajlara düşerim,
Gayri bilmem ne
olur size kalmış gerisi.
Adıma arasıra
törenle mum dikerimi
Ölümüne gönülden
bir merhaba yenisi.
Sahi o ölümden ben
ilk nerde ölmüştüm?
“Süveydâ” adlı kitabından
EVDE YOKLAR
Durmadan avuçlarım
terliyor,
İnildiyor ardımdan
Girdiğim çıktığım
kapılar.
Trenim gecikmeli,
yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor
sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta
gitsem,
Evde yoklar.
Dolanıp duruyorum
ortalıkta.
Kedim hımbıl,
yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç
dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım
sigaralar.
Ne zaman bir dosta
gitsem
Evde yoklar.
Kimi zaman çocuğum,
Bir müzik kutusu
başucumda
Ve ayımın gözleri
saydam.
Kimi zaman gardayım
Yanımda bavulum,
yılgın ve ihtiyar.
Ne zaman bir dosta
gitsem,
Evde yoklar.
Bekliyorum bir
kapının önünde,
Cebimde yazılmamış
bir mektupla.
Bana karşı ben
vardım
Çaldığım kapıların
ardında,
Ben açtım, ben
girdim
Selamlaştık ilk
defa.
“Kendinin Avcısı” adlı kitabından
GERİYE KALAN
Bir anahtar
verdindi bana,
Kabaran yüreğimi
bilerek.
Kullanıp durdum onu
gönlümce,
Aşkıma kenar süsü
diyerek;
Aşındırdım
dişlerini zamanla.
Geriye ben kaldım
işte.
Yalan olur sevmedim
dersem;
Ama yolcu yolunda
gerek.
Ey ömrümün
uğuldayan durağı;
Yanlış hesaptan
dönerek,
Benli günlerini sil
istersen.
Geriye sen kaldın
işte.
“Süveydâ” adlı kitabından
İZİN VERİN DE
Benim bu dünyada
bir yerim olmadı,
Kuytu gövdemi
saymazsak eğer.
Gövdem ki varla yok
arası,
Hem varlığa, hem
yokluğa değer.
Ama yüreğim hiç
solmadı.
Bir gül koklayayım
izin verin de.
Ben yaşama da,
ölüme de inandım;
Tamamlarlar
sanırdım eksiklerimi.
Çarşıları hep
birlikte gezerdik;
Biri dostumsa,
sevgilimdi öteki.
İkisinin adını
yanyana andım.
Bir soluk alayım
izin verin de.
“Süveydâ” adlı kitabından
KUŞLU GAZEL
Koyup zarfın içine,
üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik
menevişli kuş yolladım
Son kuşlarımdı
bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık
göğsümde kuş barınmaz anladım
Esti rüzgâr bozuk
bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik nem
varsa ezberden tamamladım
Bende sönen
şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin
için gözlerimde sakladım
Kim sürmüş Altıok
Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir
zamanı yürürken adım adım
“Süveydâ” adlı kitabından
SONELER
VII
Başımda siyah
şapka, elimde çiçek;
Bekliyordum ikide
bir saatıma bakarak.
Yüreğim dalından
düştü düşecek,
Çıplak bir ağaçta
sanki tek yaprak.
Derken sen geldin
bir sis içinden;
Serildi dürülüm,
dolaşığım çözüldü.
Bir mavilik yayıldı
etrafa gözlerinden,
Yalnızlığım çaresiz
bir kenara büzüldü.
Ne ben bekledim
oysa, ne de sen geldin;
Gerçekleşmedi henüz
söz ettiğim buluşma.
Çünkü sen benim hak
edilmiş ecelimsin,
Nasibim olacak
ömrümün sonunda.
Herkes kendince göçer bu yeryüzünden;
Kimse pay çıkarmasın başkasının
ölümünden.
“Soneler” adlı kitabından
XXII
Kendine yöneliktir
sevda dediğin,
Sevgili onu
varetmeye yarar ancak.
Açılır üstünde
tensel isteğin,
Kılıfında bunalan
bu tinsel sancak.
Sense ta derinden
bütün benliğinle,
Hazırsındır birine
adamaya ömrünü.
Sevdayla buğulanmış
gözlerinle,
Görmezsin aynaların
sana güldüğünü.
Ama diner zamanla
içindeki fırtına,
Toz duman dağılır
durulur ortalık.
Bakamazsın bile
artık suratına,
Bir hiçtir sevgilim
sandığın alık.
Gönlümdeki sevda seli taştan taşa
atladı;
Ne kadınlar sevdim de haberleri bile
olmadı.
“Soneler” adlı kitabından
XXIII
Birdenbire olur,
beklenmedik zamanda;
İçinde belirsiz bir
şey sezersin.
Yüreğinin
yankılanan tınısında,
Bir şeydir de ne
olduğunu bilmezsin.
Ne hüzündür, ne
kederdir, ne acı;
Yalnızca
kendisidir, kendine benzer.
Şöyle bir
yoklamaktır sanki amacı,
Karıştırıp aklını
geldiği gibi gider.
Ama ben inatla
tetik durup bekledim;
Biraz daha bildim
ki her seferinde,
İçimde bir taraz
gibi sezinlediğim,
Hiçlikti özümün
duygusal çeperinde.
İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri,
O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.
“Soneler” adlı kitabından
SONLUDUR AŞK DA
Güzel anılar
biriktirdim senden,
Dudağıma solgun
gülücükler getiren.
Özenle sakladım
belleğimde,
Bir yığın oldu daha
şimdiden.
Nasıl olsa bir sonu
olacaktı bu aşkın
Bir gün apansız
gerçekleşiveren.
Bir terazinin
durgun pirinç kefesine
Pat diye inince
kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya
birdenbire
Boş kalan zavallı
kefe.
Nasıl titreşir
terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya
kadar başka şeylerle.
Anılarla bozdum o
dengeyi ben önce,
İkimiz için de
yaptım bunu.
Yaşadığımız
günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç
sezdiremeden.
Koyabilirsin kara
kiloyu artık,
Bak terazi nasıl
kolay gelecek dengeye.
Mutluydum ben yine
de kendimce.
Senin girdilerin,
çıktılarım benim
Doğrusu uygundu
birbirine,
Yan yana gelince
bir resmi tamamlayan.
Vazgeçilmezdi
ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan
döşek kaçıran.
Ama inan sonludur
aşk da,
Kovalar sonunu
kendi kendinin.
Bana bir uçurum
gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve
derin.
Bir çavlan
istiyorum çünkü,
Kırmak için
kristalini hayatın ve şiirin.
“Kendinin Avcısı” adlı kitabından
YÜZÜN
Eskimiş bir
konsolun
Çatlak aynasında
durmadan,
Bir buluttur
mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan
alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba
yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun
haritasında,
Kendime yeni
duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ
doruklarında
Yüzün müdür hep
sorular sorduğum,
Bakışının titrek
aydınlığında?
Aslında ne bulunur
bir gezginin yanında
Kendi yüzünden
başka,
Hüzünle bileyen
direncini.
Bir suyun ürpermiş
aynasında
Apansız gözgöze
geldiğim.
Ayakları ayaklarıma
bitişik
Kımıltısız bir
gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir
kaybettiğim
Yani bir gezginin
hep gittiği,
Senin yüzün benim
yüzüm değil mi?
“Gezgin”
adlı kitabından
*11 Mart 2020 tarihinde güncellendi.
*11 Mart 2020 tarihinde güncellendi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





