17 Mayıs 2016 Salı

AYHAN KIRDAR

(1936, Aydın – 30 Ocak 1999, İstanbul)


      Şair. İlkokulu Bağdat’ta, ortaokulu, İzmir’de, liseyi İstanbul’da okuduktan sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü bitirdi (1967). İstanbul’da çeşitli liselerde sanat tarihi ve resim öğretmeni olarak görev yaptı.
       İlk şiiri 1956’yılında yayımlandı. Şiirleri Çağrı, Dost, Gençlik, Hisar, Sanat Dünyası, Varlık, Yelken, gibi dergilerde yayımlandı.
Ödülleri:
Yapıtları:
Şiir Kitapları:
& Lo (1961, Baha Mtb., İst.)
& Bağırıyorum (1963, Baha Mtb., İst.)
& Ole (1966, Güzel Sanatlar Akademisi, İst.)
& Gece Bir Kelepçe Bileklerimde (1966, İst.)
& Soyarken Bıçak Karanlığı (1975, Karaca Ofset Mtb., İst.)
& Geceye Çizilen Güneş (1977, İst.)
& Bütün Şiirleri (2000, 2012, Salkımsöğüt Yayınları, Ank., 175 s.)
       Hakkında Yazılan Kitaplar:
& Selma Baş, Geceye Çizilen Güneş Ayhan Kırdar ve Şiiri
Kaynaklar:
A  Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt II / 2001, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İst. / s: 503
A   
Hakkında Yazılan Yazılar:
1  
Hakkında Yazılan Yazılardan Alıntılar:
/   
Yazarla Yapılan Söyleşiler:
J   
Şiir Hakkındaki Düşünceleri:
ü   
Şiirlerinden Seçmeler:

CEHENNEME KURULAN KAMP

Ben iki elimde iki hançer
Kıpkızıl günahlar örmüşüm

Bu eller benim ellerim cennetten kovuldular
Kan kusan geceye nehir nehir
Tükrükle boğulan ezilen lanetlenen
İrin yüklü bakışlardan bu kaçıncı kaçışım
Bu kaçıncı saplayışım tırnaklarımı yüreğime
Ama ölmedim
Neden ölmedim

Öptüm ölümün kaynamış tutkal kokan ağzından
Kara kara yengeçlerin yuva yaptığı
Işık değmemiş ıslak saçlarına astım kendimi
Belki bin yıl sallandım durdum
Ama ölmedim
Neden ölmedim

Bıktım bu dost cüceler ülkesinde
Dev yalnızlığımı sırtımda taşımaktan
Yorgun alnımdan
İri terlerin aktığı kör kuyulara
Yılanların ve akreplerin
Ve ısırgan böceklerin susuzluğunu gideren
Bu denizler benzindi hep
Ve hep ne varsa deniz denilen kıyılarda ateşler yaktım
Ama ölmedim
Neden ölmedim

Açmış aç ağızlarını cılız arzular
Dişleri diken diken etimde dolaşan
Tutup bütün kapılarını kırıyorum mabetlerin
Tanrıyı arıyorum
Tanrı yok diyorlar ama neden yok
Bir yumruk olup sıkılıyorum
Parmaklarım dökülüyorlar
Bir kaç cam kırıyorum buz tutmuş gökten
Ben yarıdan fazla günahkarım biliyorum
Yarıdan fazla karanlık bu yer bu insanlar bu okyanus

Ve neden sonra zaman
Bir iskele olup sıyrıldı takvim yapraklarından
Artık bütün şarkılar susmuştu ölüm Tanrısı susmuştu
İçimdeki çanlar susmuştu ben susmuştum
Cehennemde yer bulmak zordu

En utanılır günahlarımı Sırat köprüsüne astım
Güneş bir fahişe gibi sarışındı üşüyordum
Demir örgülü kızgın kapıların mermer eşiğinden
Sümük gibi alevler akıyordu
Alev denizinde yıkanıyorduk -ho ho hoy-
Alev denizinde
Alev
Deniz
Alev

Tanrının iskeletinden kan sızıyordu...

KURUTULMUŞ SEVDA BAHÇELERİ

aralanır kalın kabuğu gecenin
gülümser güneş
sıcak bir inci gibi
işte öyle gülümsedin bir akşamüstü bana
çapkın rüzgar öpüyordu tenhada ellerini
o bir çift yaprağa benzeyen ellerini
ki ne güzel düşüverdiler
garip
çıplak omuzlarıma

o an çözülür dumanlı dağlarda kar
çözülür gönlümün gizli gizemli yumağı
bakışlarınla ördün geniş güneşli ağı
ki serpilir yüreğimin üstüne ansızın
çırpınır durur
sevdalı suların o en mutlu tutsağı

işte öyle bir gündü
gerçek olamazdı bu hatta masallarda bile
gümüş kova bulmuştu kuyudaki suyunu
ve dolmuştu kadehim dört mevsim bahar ile

sonra zaman
pençeleri kanlı, gözleri kocaman
kara bir kedi gibi
geçti ikimizin arasından
koptu yazgımın bakır telleri, söndü avizeler
söndü her ne varsa dünyamda birer birer
kaldım tek başıma.
iner bir tepeden yavru ceylan sevincim
dayar pembe ağzını akan gözyaşlarıma

şimdi nerdesin bilmiyorum ah bilmiyorum
bir gün çıkıp gelsen girsen kollarıma
anılar dizboyu
yürüyemiyorum...

LO’YA SON MEKTUP

parmağımı yontup sana bu mektubu yazıyorum lo.
iyice oku ve sonra dudaklarına dokundur
bırak yansınlar.

sarhoşum başım dönüyor.
zaten şarap şişelerinin burunları kanadı mı işleri tamamdır.
bir bardak dolusu, bir bardak dolusu daha derken
şişeler ölür yalnızlık kalır.

ama sen gülersen lo her taraf aydınlanır.
dişlerin pembe dilinin yoluna dizilmiş nurdan birer fener ki
hâla hatırladıkça gözlerim kamaşır.

az önce penceremi açarken,
gece uzun ipekli bir kumaş gibi dağılıyordu rüzgârda.
sen saçlarını çözünce gece olur biliyorum.
taktığın gül gökte bir ay gibi duruyordu.
fakat bir gün gelecek lo,
yavaş yavaş şafak sökecek o ipek saçlarının kıyısından.
çünkü zaman bir rüzgârdır daima eser
ve daima şişiktir yelkenlerimiz ki
hep yol almaktayız ülkesine ihtiyarlığın.

hayal gerçek ayırmadan hep seni duyuyor seni yaşıyorum lo.
bir gün göğsünün mabedine yaslandım.
kalbin bir kilisenin çanı gibi atıyordu.
bütün sevdalılar eteklerine diz çökerken
ben tepeden tırnağa mum kesildim,
iri beyaz bir mum.
bir fitil gibi saçlarımı tutuşturup senin için yandım.
başım, boynum omuzlarım yavaş yavaş eriyordu.
tam alev kalbime doğru inerken birden söndüm.
çünkü kalbimde sen vardın lo,
incinmeni istemiyordum.

aradan yıllar geçti.
mevsimler ufukta cümbüşlü bir kervan gibi akıp gitti.
geriye kalan yine yalnızlığımdı,
yine bulut bulut sargıları içinde uluyan hasta bir sonbahar.
ne bileklerimi kesebilmek cesaretini bulabildim kendimde
ne yaşama gücünü lo.

ağlama...
sakın benim için ağlama.
yoksa her taraf deniz demektir.
üstelik gözlerin eski mısır gemisine benzerler,
kirpiklerin simsiyah binlerce kürek.
ki ıslanmaya görsünler
alır başlarını giderler biliyorum.
sonra büsbütün tenha kalır ellerimin limanları
kalbime akşam çöker. Xxx”


elveda lo. ey sevda bahçemde boy atan keder.

Hiç yorum yok: